Klarinet, sert ve dayanıklı ağaçlardan genellikle de abanoz ağacından yapılan üflemeli bir çalgı türüdür. Bir çeşit sert kauçuk olan ebonitten, ayrıca metalden yapılanları da vardır. Beş parçanın birleşmesinden oluşur, bunlar: bek, baril, üst gövde, alt gövde, kalak şeklinde sıralanır. Tek kamışla çalınır. Ses genişliği en kalın Mi sesinden en ince Do sesine kadar 3.5 oktavdır. Klarinetin perdeleri hem açık hem de kapalı olarak tasarımlanmıştır. Orkestra içinde ve solo olarak hemen hemen her eserde gerek ajilite gerek ses rengiyle en zor pasajları seslendirebilecek kapasitededir.

Dünya dillerinde yazılışları: clarinet (ing.), clarinete (isp.), clarinette (fr.), clarinetto (it.), clarinet (alm.), gırnata, klarnet (tr.) biçimindedir.

Klarinetin günümüzde bir orkestra çalgısı ve solo çalgı olarak kabul görmesinin en önemli nedenlerinden birisi ve belki de en önemlisi, akustik yapısında durdurucu bir silindirin varlığı ve bu sayede kendi uzunluğunun iki katı kadar dalga boyunda pes ses elde etmeye olanak tanımasıdır. Bu tınısal karakter yuvarlak ve koyu bir tonun oluşumuna olanak tanımaktadır.

Tahta üfleme çalgıların kökeni 20.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu çağlarda insanlar, içi boş kemiğe, boynuza, bir bambu kamışına ya da bir deniz kabuğuna üflendiğinde sesin oluştuğunu keşfetmişlerdir. Bu keşif sonucunda insanoğlu tahta borular yaparak, üfleme çalgıların ilk örneklerini icat etmiştir.

Barok dönemde belirli bir evrim aşamasından geçen flüt, obua ve fagot (tahta üflemeli çalgılar) grubunda tınısal boşluğun doldurulabilmesi için daha alto karakterde koyu ve yuvarlak tonlu bir çalgının rengine gereksinim duyulması, klarnetin oluşum sürecinin belirlenmesinde büyük rol oynamıştır.

Tahta üflemelerden biri olan klarinet, bilinen ilk tek kamışlı üfleme çalgıdır. Klarinetin geçmişi, ortaçağda halk çalgısı olarak kullanılan chalumeau’ya kadar uzanmaktadır. Çalgının kendi adını kazanması ve gelişimi ile ilgili çalışmalar ise 1600’lü yıllarda başlar.

Chalumeau’yu geliştiren ilk çalgı yapımcısı, Almanya’nın Nuremberg kentinde yaşamış olan Johann Christoph Denner’dir. Bu ilk klarinet 8 perdeli’dir. Çalgının sesleri arasındaki eşitsizliğin ve aşağı register’deki entenasyon bozukluklarının giderilmesi için perde sayısı Ivan Müller tarafından 13’e çıkartılmıştır. Klarinetin gelişim evresindeki öbür yenilikçiler de Hyacinthe Elenore Klosé ve Auguste Buffet’tır. Bu iki yenilikçi, Böhm sistemini klarinete uyarlamıştır. Adı geçen sistem sayesinde klarinetin yapısından kaynaklanan sorunlar azaltılmış ve çalgı, günümüzde kullandığımız klarinete dönüştürülmüştür. En sık kullanılan klarinet “Si-Bemol” klarinet’tir. Bu çalgı, üst oktavlardaki tiz sesleri temiz olarak verir. Alt oktavdaki sesler ise koyu ve olgundur. Si-Bemol klarinet’e kıyasla daha güçlü tiz seslerin çıkarılmasında kullanılan “Mi-Bemol” klarinet, klarinet ailesinin en küçük üyesidir. Ailenin orta sıralarında yer alan ve adları az duyulan üyeler, “Alto klarinet” ile “Bass Horn”dur. Ailenin en büyük boyutlu, ses sınırı geniş ve daha kalın sesleri verebilen üyesi ise “Bass klarinet”tir. “Bass klarinet”, “Si- Bemol” ve “Mi-Bemol” klarinetten bir oktav aşağıdaki sesleri verir. Ondan daha kalına inebilen ve inceye çıkabilen çalgı da “Kontrabass klarinet” tir.

Klarinet (klarnet, gırnata) ağaç üflemeli çalgılar ailesinin tek kamışlı bir üyesidir. Genellikle Orta Afrika ve Madagaskar’da yetişen, sert, yoğun ve siyah renkli Grenadilla, Dalbergia melanoxylon, abanoz ya da benzer özellikteki sedir ağaçlarından yapılır. Ebonit ya da metalden yapılan türleri de vardır.

Silindir biçiminde aşağı doğru konikleşen bir borudan oluşur. İç çapı 15 cm silindirik bir boru gibidir. Dış görünümü: alt kısmı çan şeklinde geniş, üst tarafa çıktıkça daralan, tahta üflemeli, tek kamışlı bir çalgıdır. Klarinet sözcüğü, çok ince seslere ulaşabilen bir çeşit trompetin İtalyanca karşılığının (clarion) “trompetçik” anlamını veren bir küçültme ekiyle beraber kullanılmasından doğmuştur.

Klarinet sözcüğü adını Latince parlak, duru, aydınlık anlamına gelen “clarus” sözcüğünden alır. Ona bu adı veren şey aydınlık bir tonu olmasıdır.

Klarinetin dolgun ses tonu, çeşitli çalma yollarını kolaylıkla ortaya koyabilmesi ve gürlük yelpazesinin geniş oluşu, besteciler için her zaman çekici olmuştur. Öyle ki çalgının gelişim yönünden bugünkü durumuna henüz gelemediği 18’inci yüzyılda bile besteciler, onu solo ve oda müziği yapıtlarında, ayrıca senfoni orkestrasında kullanmaya başlamışlardır.

İlk kez 18. yy.da senfoni orkestrasında kabul edilen klarinete yazılan partiler bir bakıma küçük trompetlerin çalabileceği tiz partilerdi. Bu nedenle bu çalgıya “küçük trompetçik” anlamında “clarinetta” adı verilmiştir. Adını “trompetçik” ten alan klarinet, 19. yy.da kendi için öngörülenden çok daha farklı bir yol izlemiş, yeteneklerini her yönde geliştirerek umulmadık derecede bir başarıya ulaşmıştır.

19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda klarinet, senfoni orkestraları ile bandolarda yoğun bir kullanım alanı bulduğu gibi çalgının hem solo hem de oda müziği repertuvarı gelişmiştir. Yetişen büyük virtüözler çalgının yaygınlık kazanmasını hızlandırmış, Klosé başta gelmek üzere birçok klarinet öğretmeni, bu virtüözlerin yetişmesine hız kazandırmıştır.

Klarinet 20’nci yüzyıla özgü bir sanat dalı olan cazda yer almış ve bazı ünlü caz klarinetçileri ortaya çıkmıştır. Çalgının Doğu Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinin yerel müziklerindeki yeri de son derece ilginç olmuştur. Öte yandan Avrupa müziğinin bir devlet politikası olarak ülkemize alındığı 19’uncu yüzyıldan başlayarak gelişen Türk klarinetçiliği, müzik yaşantımızın herkese gurur vermesi gereken bir olgusudur.

Günümüzde, orkestra ve oda topluluklarının pek çok yönden vazgeçilmez bir elemanıdır.

Beş parçadan oluşur :

1.   Kafalık (Bek) : genellikle ebonitten yapılır. Bekin ucunda bir kertik bulunur. Kamış bu kertiğe vidalı bir bilezikle oturtulur.

2.   Fıçı (Barel)

3.   Üst gövde (Medium)

4.   Alt gövde (Şalümo) – klarinetin mekanizması açısından en ayrıntılı bölümüdür. Çalgının en parlak sesleri buradan elde edilir.

5.   Kalak (Pavillon) – çalgının en geniş kısmıdır.

Gövdesi silindiriktir. Kalak bölümü, obuanınkinden daha geniştir.

Ağızlık üzerine takılan kamış, boru içindeki havayı titreşime geçirerek ses elde edilmesini sağlar. Kamış tek parçalıdır. Obua kamışı kadar hassas ve ince bir parçadır. Çatlamış ya da kırılmış kamış sesin kalitesinde bozulmaya neden olur.

Flüt ve obuada olduğu gibi, klarinetin gövdesinde de ses deliklerini açıp kapatmaya yarayan metal bir mekanizma vardır. Mekanizma 19 perdeden oluşur. Her perdenin bir ya da iki alttan ve üstten itici yayı vardır. Yaylar çelikten yapılmıştır; levha haline ya da yuvarlaktır. Perdeler ise birbirine millerle bağlanmıştır, madenden yapılmıştır. Mekanizmanın öteki kısımları gümüş ya da nikeldir. Ağaç kısmı ise abanoz ya da sedirdendir. Ses genişliği 3.5 oktavdır.

Klarinet La diyapozonuna göre “si bemol” olarak yapılır. Orkestyralarda aynı aileden olmak üzere si bemol, bas, kontrabas klarinet kullanılabilir. Bandolarda ise la bemol ve mi bemol klarinetler vardır.

Klarinetin yapısı, diğer tahta nefeslilerden farklıdır. Klarinet silindirik bir yapıya sahipken, diğer tahta nefesliler koniktir. 1700’lerin sonlarında klarinette gelişmeye yönelik pek çok iyileştirmeler yapılmıştır. Daha fazla delik eklenmiş, ses deliklerinin farklı kesilme şekilleri denenmiştir. Ivan Müller’in geliştirdiği 13 tuşlu klarinet modeli, 1800’lerin sonuna kadar yaygın olarak kullanılmıştır. Klosé ve Buffet, flüt parmak sistemini klarinete uygulamışlardır.

Çalış sırasında sol el üstte, sağ el altta olacak şekilde hafif bir eğimle yere doğru tutulur.

Klarinet sürat açısından tahta çalgılar arasında en işlek olandır. Özellikle bandolarda orkestradaki kemanın görevini yapar. Varyasyonlar ve pasajlar özellikle bağlarda en güzel örneklerini verirler. Legato (bağlı çalış) ve staccato (kesik çalış) klarinetin teknik karakterine oldukça uygundur. Staccato, en üst düzeyine klarinette ulaşmıştır. Dil, bağ ve sürat karışık olarak kullanıldığı zaman çalgıdan derinlemesine bir renk ve ifade elde edilir.

1840 yıllarında Theobald Boehm’in geliştirdiği “Boehm sistemi” flüte uygulandıktan sonra, Paris Konservatuvarı Öğretim Üyesi ve klarinetçi Klosé, bu sistemin klarinete de uygun olduğunu görmüş ve klarinete uygulamıştır. Bu sistem daha sonraları faklı kişiler tarafından geliştirilmiştir.

Tarihçesi

Klarinet, üfleme çalgıların en genç üyelerinden birisidir. Onun, trompette ya da flütte olduğu gibi mitolojik atalarına inmek olanaksızdır. Çalgıya ilkel uygarlıklarda rastlanabilse de yayılma sürecinin ne olduğu, ne zaman gelişip ne zaman duraklama gösterdiği tam olarak bilinmemektedir. Klarinetin ortaya çıkışıyla ilgili bazı kuşkular bulunsa da Wolfgang Amadeus Mozart’ın doğumundan önce icat edildiği ve müzik çalgısı olarak kullanılmasına başlandığı kesindir.

En eski uygarlıklarda ve bütün doğu İslam uygarlıklarında klarinetin atası sayılabilecek çalgılara rastlanır. Örneğin İsa’dan önce 2700 dolaylarında Mısır’da “mmt” (memet olarak okunur.) vardır. Kuzey Afrika’da “zummara” adıyla bilinen çift klarinet ise iki uzun bambu kamışından oluşur ve üzerinde gelişi güzel açılmış dört ya da altı delik bulunur.

Klarinetin gerçek atası belirsiz olmasına rağmen müzik tarihçilerinin yaptığı araştırmalar, tek kamışlı çalgıların çok eski doğu kökenli çalgılar temel alınarak geliştirildiğini ortaya çıkarmıştır. Arap dünyasından Batı uygarlığına geçen ve klarinetin atası olarak kabul edilen şalümo, tek hava kolonlu ve tek kamışlıdır.

Fransız kökenli olan “chalumeau” adı, Latince “calamus” (küçük kamış) ve Yunanca “calone” (kamışlı flüt) anlamına gelen terimlerin karışımıdır. Başka bir görüş de; “chalumeau” adının, 17’nci yüzyıl boyunca fagot, obua, flüt yapımcılarına para desteği sağlayan Fransız Hotteterre ailesinin adından geldiğidir. Fakat çalgının 13’üncü yüzyılda bile “ chalumeau “ adıyla kullanılışı, söz konusu görüşü çürütmektedir.

Chalumeau” adı aynı zamanda “duru ve parlak” anlamına gelen pastoral renkleri çağrıştıran kamışlı çalgılara da verilmiştir.

Arghul

Eski Mısır tarihinin geleneksel çalgısıdır. Arghul yan yana konmuş farklı uzunlukta iki borudan oluşan halk çalgısıdır. Filistin ve İsrail’de yargul, Türkçe’de ise çifte, argun, argul, kargın, zambır gibi çeşitli adlara sahiptir. Borulardan kısa olanı melodiyi çalarken uzun olanı sadece uzun bir ses çıkarmak üzere tasarlanmıştır. Arghul, halen Mısır ve diğer Arap ülkelerinde çalınmaktadır. Geleneksel müziğin vazgeçilmez parçası olan Arghul, çok benzeri olan “mijwiz”den farklı olarak sadece bir borunun üzerinde ses deliği barındırır. Arghul’un birkaç farklı boyu vardır. Bunlar; küçük arghul (arghul alasghar), orta boy arghul (arghul alsoghayr) ve büyük arghul (arghul alkebir) olarak sınıflandırılabilirler.

Mijwiz

Arghul gibi geleneksel Mısır müziğinin bir parçasıdır. Adı Arapça’da “evli” veya “çifteli” anlamına gelir. Bunun sebebi iki ayrı basit yapılı kısa bambu kamışın yan yana gelmesiyle oluşmasıdır. Mijwiz, 16 ile 18 cm. arasında değişen bambulardan yapılır ve her bir boruda birbirine paralel konumda açılmış beş ya da altı ses deliğine sahiptir. Mijwiz Türklerin kullandığı zurna ve daha birçok çalgıda olduğu gibi ağız içinde hava çevirme yöntemiyle çalınır.

 Salümo

Arabistan’dan gelen “arghül” ün torunu olan şalümo, 30 cm. uzunluğunda, yedi delikli, küçük, tek kamışlı ve bir oktav ses aralığına sahip olan ve birçok besteci tarafından solo çalgı olarak da kullanılan şalümonun bas sesleri, çeşitli operalarda pastoral etki yaratmak amacıyla kullanılmıştır. Bu besteciler Telemann, Ariosti, Bono, Bononcini, Fux, Gluck ve Steffani’dir.

Schalmei türü olan çift kamışlı çalgılar da bir dönem şalümo olarak adlandırılmıştır.

Şalümolar genel olarak oldukça dar ses alanına sahip olduklarından çalgı yapımcıları farklı boylarda ve tonalitelerde şalümolar yapmışlardır. Soprano, tenor, alto ve bas üyeleri bulunan şalümo ailesinin üyelerinde farklı registerlardan başlayan 1.5 oktavlık ses alanları görülebilmektedir. Farklı boy ve tonalitede yapılmış şalümo çeşitlerinden günümüze, bilinen 8 adet örneği kalmıştır. Bu şalümoların listesi aşağıda verilmektedir.

Yapımcı     Uzunluk      Parça, anahtar sayısı      Tip                  Bulunduğu yer

Liebau        330mm      3 parça, 2 anahtar         Alto                 Stockholm

Klenig        486mm      3 parça, 2 anahtar         Tenor               Stockholm

Klenig        490mm      3 parça, 2 anahtar          Tenor               Stockholm

Anonim      290mm      2 parça, 2 anahtar          Soprano           Münih

Anonim      399mm      3 parça, 3 anahtar          Alto d’amour    Münih

I. Müler      321mm      2 parça, 7 anahtar          Alto                 Stockholm

Şalümo kelimesi aynı zamanda modern klarinetin en kalın ses alanı için de kullanılmaktadır. Bunun sebebi klarinetin en kalın ses alanının koyu ve dramatik bir ses rengine sahip olmasıdır. Register anahtarı bulunmadan önce sadece “şalümo” olarak adlandırılan, küçük registerli ses alanına sahip olan klarinet, Denner’in bu icadı ile beraber “clarino” adı verilen ses alanına kavuşmuştur.

İlk şalümo tek kamışlı, hayvan kemiğinden silindirik boru şeklinde yapılmış, eski Mısır, İran ve Hindistan’da Kelt’ler tarafından kullanılmıştır. İlk kullanımında yedi parmak delikli olan şalümo, 16’ncı yy.da sekiz parmak delikli, iki perdeli hale getirilmiş ve ilk defa orkestrada kullanılmıştır. 16’ncı yy’ın sonlarına doğru John Christoph Denner şalümoya özel bir perde ekleyerek geliştirmiş ve bu haliyle clarion çalgısına benzediğinden “ clarionet” olarak isimlendirilmiştir.

Bugün kullandığımız klarinetin 1690 yıllarında Denner tarafından yeniden düzenlenip, 1843 yılşında L.A. Buffet ile son şeklini alması yaklaşık 150 yıllık bir süreç almıştır.

18.yy’a kadar klarinetin ondan fazla çeşidi yapılmış ve bunlara değişik adlar verilmiştir. Fransızlar bir sekizli ses genişliği olan bir çalgı yapmışlar ve buna chalumeau adı vermişlerdir. Bugünkü soprano, alto ve bas klarinetler ondan esinlenerek yapılmıştır. Fransızların bugün klarinetin kalın ses bölümüne şalümo bölümü demelerinin nedeni de o çalgının niteliğini taşımasındandır.

Şalümo adıyla orkestralarda kullanılan nefesli saz, klarinetin atasıdır. Şalümo, tek kamışlı, silindir gövdeli bir halk çalgısıdır. Kalak kısmı oldukça küçüktür. Fransızcadan gelen bu ad, nefesli sazların genel adıydı. 1690-1700 yıllarında Johann Cristoph Denner (1655-1707) adlı Alman (Leipzig’li) çalgı yapım ustası, şalümoyu geliştirerek klarinetin bugünkü sisteminin ilk adımını atmıştır. Denner, klarineti tek kamışlı bir halk çalgısı olan konik obuadan geliştirmiştir. Klarinet daha uzundur ve konik obuanın çıkarabildiği temel seslere yardımcı olmak üzere öncelikle üst ses alanında çalınabiliyordu. Böylece daha sağlam, daha berrak, trompetinkine benzer bir ses alanı sağlanıyordu. Denner, şalümoya iki perde ekleyerek 1 oktav olan sesini neredeyse 3 oktava ulaştırmıştır. Klarinetin atası kabul edilen şalümo, bu şekliyle birçok eserde pastoral bir etki yaratmak için kullanılmıştır. Örneğin Telemann “Carillon”, Gluck “Orfeo” eserlerinde şalümo kullanmışlardır.

Korno imal eden babasından çalgı yapımını öğrenen Denner, aynı zamanda iyi bir icracıydı. Çalışmaları daha çok o dönemde var olan ağaç üflemeli çalgıların geliştirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır. O dönemde ürettiği flüt, obua ve fagotlar seslerindeki uyum niteliğiyle tüm Avrupa’da aranır oldu. Denner’in iki oğlu da aile geleneğine uyarak çalgı yapım ustalığını sürdürmüşlerdir.

Kayda geçmiş, bilinen ilk J.C. Denner mühürlü şalümo, günümüzde Münih’te Bavyera Ulusal Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu şalümo blok flüte benzeyen bir yapıdadır ve kalak kısmında karşı konumlu iki anahtar bulunmaktadır. Ağızlık kısmında bulunan kertik çok geniş (15mm), ses delikleri küçüktür (ortalama 5mm çapında). Bu çalgının ses aralığı oldukça dardır ve Denner ailesi tarafından deneysel olarak tasarlanmış olma olasılığı vardır. Toplam 8 deliği ve üst gövdedeik deliklerin iki tanesinde önde ve arkada olmak üzere karşılıklı iki kapak vardır. Öndeki anahtar işaret parmağıyla kontrol edilir ve b sesi verir. Arkadaki başparmak kapağı ise a1 sesini verir. Bu kapak aynı zamanda okyav geçişi için kullanılır. Her iki kağağın aynı anda açılması h1 sesini verir. En altta çift açkılı ses deliği ayrı ayrı basıldığında ise ram ses değil, yarım ses verir.

Bu çalgıda anahtar sistemi ve diğer yardımcı anahtarlar eklenmeden aşağıdan yukarı doğru şu temel ses dizisi elde edilmektedir: f, fis, g, a, b, c1, d1, e1, f1,g1, a1, b1, h1

Denner yapımı şalümolardaki sınırlı ses alanında en tiz ses olarak; çalıcının bütün ses deliklerini açık bırakmasıyla modern klarinetteki gibi g1 sesi, sadece öndeki anahtarı kullanmasıyla başlangıçtakilerden farklı olarak a1 sesi elde edilebilmekteydi. Arka tarafta bulunan sol el başparmak anahtarı ön taraftaki a1 anahtarı ile kullanıldığında ise h sesi elde edilebilmekteydi. Daha sonra Denner’in katkılarıyla bu delik ağızlığa yakın bir noktaya taşınarak “register anahtarına” dönüştürüldü. Fakat klarinetin geçirdiği büyük değişimler sonucu bugünkü modern klarinetlerde bu iki anahtarın aynı anda kullanılmasıyla b sesi elde edilebilmektedir.

Şalumo ile klarinetin o dönemde belirlenmiş olan en temel farkı; şalumoda baril ve ağızlık kısmının tek parça halinde olmasıdır. Bu durum, doğrudan oktav geçişi gerçekleştirmeye müsait olmayan şalumonun, bir buçuk oktavlık sınırlı bir ses alanına sahip olmasının başlıca sebebidir. Ses genişliği oldukça sınırlı olmasına rağmen bu çalgının halk tarafından ve dönemin müzisyenleri tarafından sıkça kullanıldığı bilinmektedir.

Giovanni Bononcini’nin 1706’da yazdığı “Endimione” adlı operası, Guiseppe Bono’nun “Eleazaro” adlı eseri ve Willibald Gluck’un 1762 yılında yazdığı “Orfeo” adlı operasında şalümoya yer verildiği bilinmektedir. Ayrıca Johann Christoph Graupner’in şalümo için çok sayıda eser yazan bestecilerden biri olduğu kaynaklarda yer almaktadır. Alman besteci şalümoyu 1734-1757 yılları arasında yazdığı 80 adet kantatında ve 18 adet entrumantal eserinde genelde blok flüt veya viola d’amour gibi yumuşak ses renkleriyle kullanmayı tercih ettiği görülmüştür. Barok dönem bestecilerinden George Philipp Telemann’ın en çok bilinen şalümo eserleri ise “Re minör ikili konçerto”, “Fa majör Süit” ve “Grillen Symphony”dir.

 

 

Viyana klasik ekolünün en önemli temsilcilerinden olan C.D. Dittersdorf’un ise şalümoyu “Fa majör Divertimento Notturno” adlı eserinde kullandığı bilinmektedir.

Johann Christoph Denner, 13 Ağustos 1655’te Nürnberg (Almanya)’de doğmuştur. Korno yapım ustası olan babasından avcılıkta kullanılan basit kornoların yapımını öğrenmiş, daha sonra sırasıyla blok flüt, obua ve fagot yapımını denemiştir. Aynı zamanda bütün tahta üflemeli çalgıların tamiri ve özellikle de şalümoyu uyarlama çalışmalarına ağırlık vermiştir. Johann Christoph Denner’in iki oğlu Jacob Denner (1681-1735) ve Johann David Denner (1691-1764)’ın da klarinet ve çalgı yapımı konusunda babalarıyla beraber birçok denemeye imza attığı ancak, Jacob Denner’ın çalışmalarıyla, kardeşi Johann’dan daha ön plana çıkmayı başardığı ve kaynaklarda daha sık yer aldığı görülmektedir.

 

Basit yapılı bir halk çalgısı olan şalümonun günümüzde kullanılan modern klarinete doğru geçirdiği evriminde atılan ilk ve en önemli adım, J.C. Denner’in yarattığı “register anahtarı” olarak kabul edilmektedir. Bu anahtarın ismi İngilizce kaynaklarda “speaker key (konuşma anahtarı)”, Almanca kaynaklarda ise “überblassklappe (aşırı üfleme kapakçığı)” olarak anılmaktadır. Bazı Türkçe kaynaklarda ise “oktav perdesi” olarak adlandırıldığı görülmekle beraber; klarinetin yapısı itibariyle, oktav geçişi yapılmak istendiğinde kullanılan bu anahtarla, aynı parmak pozisyonundayken bir tam sekizli yerine bir tam onikili ses atlanmaktadır. Bu nedenle yapılan bu çalışmada “oktav perdesi” tanımının yerine “register anahtarı” kelimesi tercih edilmektedir. Bu önemli buluşun yanı sıra şalümo gibi ilkel yapılı bir çalgıyı klarinete dönüştürme çabaları daha birçok deneyi de beraberinde getirmiştir. Tüm bu çalışmalar sırasında ise J.C. Denner’ın en büyük yardımcısının oğlu Jacob Denner olduğu bilgisi ise Denner’lara ait kayıtlarda yer almaktadır.

Klarinet tarihi ile ilgili yazılmış bütün kaynaklarda, klarinetin ortaya çıkış noktası olarak Johann Christoph Denner (1655-1707) tarafından şalümoya uygulanan yeniliklerden bahsedilmektedir. Klarinet evriminin başlangıç dönemi olarak ortak tarihlere rastlanmamakla beraber Denner 1707’de öldüğü için klarinetin ilk ortaya çıkış zamanı 18. yüzyıl kabul edilir. Ancak çalgı bilgisi veren birçok makalede, klarinetin icat tarihi 1690 yılı veya bu yıl civarında olarak belirtilmektedir.

J.G. Doppelmayr’ın 1730 yılında yayınlanan “Nürnberg’li Matematikçi ve Sanatçılar Üzerine Haberler” adlı Denner’in buluşları üzerine yazılmış bilgilerine göre, Denner’in bitmek bilmeyen sanat aşkı sonuçta onu yeni bir çalgının buluşuna ve şalümonun yeniden yapılandırılmasıyla klarineti icat etmesine yol açmıştır. Ancak Denner’in yapılandırdığı şalümolara ait ayrıntılı çizim ve bilgi bulunmadığına da değinilmiştir.

Doğruluğu kesinlik kazanmış kabul edilen ve klarinet tarihiyle ilgili yazılı kaynaklarda yer alan ortak bilgilerden olan ve klarinet gelişiminde ilk adım sayılabilecek buluş; J.C.Denner tarafından icad edilen “register anahtarı (İng., speaker key)”dır. Bu buluş, daha önce çalıcılar için yapılması zor veya imkânsız olan hareketlerin rahatça yapılmasına olanak sağlamıştır. Şalümo, tahminen Denner tarafından, başparmak deliğine ve önde yukardaki birinci ses deliğine eklenen kapakçıklarla f1-a2 ses alanına kavuşturulmuştur. Ayrıca çalgının iç oyuntusunu genişletip çalgının boyunu uzatarak metal parçalar eklemiştir.

 

Oktav geçişini kolaylaştırmak amacıyla Denner dışında birçok çalgı yapımcısı da denemeler yapmıştır. Ama asıl gelişmeyi gerçekleştiren Denner ve oğullarıdır; başparmak kapağını ilk bulunduğu noktadan daha da yukarı taşıyarak daraltmış ve a1 sesini veren ön kapağın register anahtarıyla kullanıldığında b1 sesini vermesini sağlamışlardır.

Başparmak kapağının açılma noktasında klarinet gövdesinin iç yarıçapına kadar uzanan küçük bir metal boru eklenerek var olan ton daha da genişletilmeye ve klarinet içinde biriken suyun deliklere dolması önlenmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalardan daha önce ise alttan üçüncü ve yedinci deliklerin çapları genişletilerek bugüne kadar varolan b / f2 sesinin yerine h / fis 2, f1 / c3 sesinin yerine ise fis1/cis3 sesleri elde edilmiştir. Bu seslerin çalınması ise mekanizmadan daha çok kamışın dudakla kontrolüne bağımlı haldedir. Klarinette o dönem için henüz h1 sesi elde edilemediğinden üst oktava geçiş oldukça güç olmuştur. Çalıcının h1 sesi olmadığı halde c2 ses deliğini kullanarak dudakların gevşetilmesi ve bekin ağızdan hafifçe dışarı çekilmesi ile yapay ve sağlıksız bir şekilde h1 sesinin oluşturmasının oldukça kötü bir tona sebep olduğu bilinmektedir.

İhtiyaç duyulan h1 sesini eklemek için çok farklı denemeler yapılmasına rağmen son çözüm yolu olarak boru boyunun uzatılması ve kalak kısmına yeni bir delik açılmasına karar verilmiştir. Klarinetin boyundaki bu değişim, ses alanını doğrudan etkilememekle beraber uzak bir noktada olmasından dolayı bir tür “uzun saplı kapak” ile delikleri kapatma zorunluluğunu doğurmuştur. Bu görevi ise o dönem için, sağ el baş parmağı üstlenmiştir.

A.J. Macgillivray’e göre ikinci oktavın ses alanında sağ el küçük parmağa tekabül eden anahtar kapatıldığında c2 sesi elde edilirken; Kroll’a göre c2 ses deliğinin, çalgının alt bölümünde hem sağ hem sol tarafa açılmış olmasının, çalıcının isteğine göre sağ veya sol elini kullanma rahatlığı sağladığından bahsedilmektedir. Bu durumda çalıcı kullanmak istemediği deliği geçici olarak burgu şeklinde tahtadan vidalarla veya balmumu ile kapatabilmektedir. Büyük ihtimalle bu deliklerin bulunmasından yirmi yıl sonra, klarinet gis /dis2 ve fis/ cis 2 kapaklarına kavuşmuş ve halk arasında yaygınlaşmaya başlamıştır.

Bu her iki kapağın ilk olarak kim tarafından uygulandığı bilinmemekle beraber A.Stadler, bu klarineti dört yarımses daha pesleştirip, 20 Şubat 1788’de Viyana Kale Tiyatrosunda bu çalgıyla konser vererek tanıtmış ancak, bu çalgı yaygınlaşmamış ve sadece koleksiyonların bir parçası olarak kalmıştır. Klarinetin en son haline dönüşümünü sağlayan kişinin kim olduğu ve hangi zamanda bu değişikliklerin yapıldığını söylemek pek mümkün değildir. “Klarinet” ismini ilk ortaya atanın kim olduğu ise bilinmemekle beraber tartışmasız olan şudur ki; keskin ve berrak ötüm karakteri çalgıya kendi adını vermiştir. Bu ad, yani “klarinet” yüksek solo trompetlerini anlatan İtalyanca kelime “clarino” kelimesinin küçültülmüş formu durumundadır. Yalnızca Walther’in, klarinet sesini uzaktan trompete benzettiği için bu ismi kullandığı bilinmektedir.

Ancak birçok yazar ve tarihçinin bu sözü birebir kullandığı görülmektedir. Muhtemelen 18. yüzyıl ortalarında üç kapaklı klarinet yaygın şekilde kullanılıyordu ve 1740’larda, çok fazla anahtar olmamasından dolayı çalıcı kendi isteğine göre klarinetin üst gövdesini sağ veya sol eliyle idare edebilmekteydi. Bunu yapmasını sağlayan durum ise kalak kısmına açılmış olan deliğin kalakla beraber istenilen yöne çevrilebilmesiydi.

e/h1 kapağının bulunup uygulanması “clarion” ses alanındaki değişim ve gelişimlerin başlangıcı olmuş ve klarinet yapımında zamanla silindirik borunun sonuna doğru genişleyen yapı o dönem için önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir.

Denner’in yarattığı ilk klarnetlerde başparmak deliği, alt oktavın genişletilmesi amacıyla kapatılmış ve daha sonra sol el işaret parmağı için a1 anahtarı ve register anahtarı ile kullanılan b1 sesi anahtarı eklenmiştir. A. Macgillivray’a göre bu register anahtarı muhtemelen Denner’in yarattığı ilk klarnetlerde, tek oktavlık ses alanını bir ya da iki ses genişletme çalışmaları sırasında “rastlantısal” olarak keşfedilmiştir. Ancak Denner’in üretim atölyesinde yapılan klarinetler haricinde Klenig ve Oberlaender atölyelerinde yapılmış olan çift kapaklı klarinet örneklerine günümüzde de rastlanmasından ötürü Denner’in “klarineti imal eden ilk kişi” olduğu henüz kesin şekilde ispat edilememiştir.

Onsekizinci yüzyıl boyunca klarinet gelişiminde baba oğul Denner’lar tarafından yaratıldığı düşünülen önemli buluşlar Forsyht’e göre şunlardır:

1)   1720 de şalümolara “kalak” kısmı eklenmiş ve “register anahtarı” ağızlığa yakın bir noktaya taşınmıştır.

2)   Öncüsü oldukları metal anahtar sisteminin aşamaları ile icra ve çalış açısından büyük kolaylıklar sağlanmıştır.

Denner ve oğlu Jacob klarinetteki perdelerin yerleştirilmesiyle ilgili pek çok çalışma yapmışlar, çalgının özellikle tiz seslerdeki entonasyonuyla ilgili önemli ilerlemeler kaydetmişlerdir. Ekledikleri iki perde sayesinde çalmada büyük kolaylıklar sağlayan birçok pozisyon elde etmiş ve çalgının ses genişliğini büyük oranda arttırmışlardır. Sesler arasındaki geçişleri kolaylaştırmak ve akıcılığını sağlamak için bunu tek perdeyle yapılacak hale getirmişlerdir. Bu değişiklikler sonucunda entonasyon da dudakla kontrol edilebilecek bir dengeye oturmuştur.

Önceleri kamış çalgının bir parçasıydı. Pek çok değişik yöntem denendikten sonra Denner’ler kamışın direk dudaklarla kontrol edilmesine ve çalgının içinde rezonansı sağlayan küçük bir parçanın eklenmesine karar verdiler. Böylece “bec” i icat etmiş oldular. Rezonansın bekin içinde oluşmasını sağladıktan sonra, ses kapasitesini tiz notalara kadar yükseltmeyi denediler ve bunu “oktav perdesi” ekleyerek sağladılar. Oktav perdesi günümüzde de klarinetin en önemli parçasıdır.

İlk olarak bir oktavlık şalümo üzerinde çalışmaya başlayan Denner’ler, oktav perdesi de eklendikten sonra bir üst oktavı daha elde etmiş oldular. Bütün notaları bu üst oktavda da elde edebilmek için iki yeni perde daha eklediler. Günümüz klarinetine benzemese de şalümodan yola çıkılarak gelinen nokta ilk çağdaş klarinetin doğuşu şeklinde yorumlanmaktadır.

İlk klarinetin tınısı parlak ve içe işleyen bir yapıya sahipti; çünkü kullanılan kamış daha kısa ve dardı, daha çabuk titreşiyordu. Kamışın önde olması da havanın içeri girme olasılığını arttırıyordu. Besteci ve teorisyen Johann Gottfried Walther 1732’de yayınlanan “Musicalishes Lexokon”unda bu çalgı için “Uzaktan, daha çok trompet gibi duyuluyor.” diye yazmıştır.

 

Denner’lar si bemol sesini iki perdeyle çalınır duruma getirdiler, la sesi ise tek perdeyle çalınabilir hale geldi. Bu önemli gelişmenin yanı sıra önemli bir sorun vardı. Si sesi do perdesinden elde ediliyordu. Bu ses, do sesinin dudak yardımıyla pesleştirilmesi sonucunda oldukça zor bir şekilde çıkarılabiliyordu. Fakat klarinetin her okyavında çeviklik sağlanabiliyordu. Böylece si sesini elde etmek için uzun bir perde eklediler. Çalgının boyu biraz daha uzadı ve bu şekilde en alt ses olan mi sesi de ortaya  çıkmış oldu. Bu perdenin 1740 yılında eklendiği düşünülmektedir. Çalgının boyunun uzaması ve kalağın da genişlemesiyle entonasyon sorunu da çözülmüş oldu. Denner ve oğlu birçok değişik yöntem üzerinde çalıştıktan sonra kamışın dudaklarla doğrudan kontrol edilmesi yöntemini getirmişler ve bek’i çalgıya eklemişlerdir.

Denner, klarinetin perdeleri, ses delikleri, bek kısmında yaptığı yeniliklerle klarinetin ilk kez üçüncü ve beşinci armoniklerini kullanılabilecek hale getirmiştir. Denner ve oğlu Jacob’un eklediği, daha çok sesin duyulmasını sağlayan oktav (klarnette 12. perde) perdesiyle klarinet daha ince seslere çıkabilir olmuştur. Böylece klarnetin ses rengi diğer tahta üflemelilerden de ayırt edici hale gelmiştir. Şalümo üzerinde yaptığı değişiklikler ve eklemeler nedeniyle Denner, klarinetin mucidi olarak bilinir.

Bu önemli buluşların Jacob Denner tarafından yapıldığını öne süren kaynaklar da bulunmaktadır ancak bu en önemli iki buluşun sadece Jacob Denner’e mal edilmesi tahminden ibarettir. Çünkü bilinen tüm Denner klarnetlerinin üst kısımlarında o dönem için zaten iki kapak bulunmaktadır.

Klarinet, zaman zaman 18. yy’ı n ilk yarısında da kısıtlı ses bölümleri eklenerek kullanılmıştır. Bu yüzyılda kısıtlı kullanılmasının nedeni belki de gelişimdeki eksikliklerdir.

1700’lü yıllar süresince klarinetin fiziksel yapısı ile rezonansı üzerinde birçok değişiklik yapılmıştır. Çalgıya yeni perdelerin eklenmesi, gövde üzerindeki ses deliklerinin yeniden düzenlenmesi ve bunların kullanılışıyla ilgili çeşitli tekniklerin uygulanması, söz konusu değişikliklerin en önemlilerindendir.

1710 yılında Johann Christoph Denner ve oğlu Jacop Denner’in klarinet perdelerine ilişkin yaptığı çalışmalar ile eklediği iki perde sayesinde, temel seslerin oniki ses yukarısındaki doğuşkanları elde etme olanağına kavuşulmuştur. Denner’in eklediği bu iki perde, çalgının ses bölgesini üç oktava çıkarmıştır.

1740 yılı klarinet illüstrasyonu

18’inci yüzyılın sonuna doğru klarinete dördüncü bir perde eklenerek sağ elin serçe parmağı ile denetlenen “sol diyez” perdesinin daha kolay açılması sağlanmıştır.

1760 yılında Berthold Fritz de Braunschweig’ın yeni perdeler eklemesiyle klarinet beş perdeli şeklini aldı ve bu haliyle hemen kullanılmaya başlandı. Klarinetin alt kısmına eklenen ve sağ elle kullanılan bu iki yeni perdeden biri sol diyez ve bu sesin 12’lisi re diyez sesini, diğer perde ise fa diyez ve 12’lisi olan do diyez sesini veriyordu.

Beş perdeli klarinetin ortaya çıkışında, yuvarlak ve koyu bir tonun yaratılmak istenmesi etkili olmuştur. Beş perdeli klarinet 5 parçadan oluşmaktadır. Bu parçalar bek, baril, üst gövde, alt gövde ve kalaktır. Bu parçaların birbirlerine eklentilerini güçlü kılmak için fildişi kullanılmış, perdelerde ise pirinç madeninden yararlanılmıştır. Gövdenin yapılışında da şimşir ağacı yeğlenmiştir. Klarinetin perdeleri kare biçimindedir. Bu biçim, Müller’in klarinetine kadar değişmeksizin sürmüştür. Çalgının tınısındaki nitelik, alt gövde ile bağlantılı olan kalak’ın biraz daha uzatılması sayesinde kendine özgü özelliğini kazanmaya başlamıştır.

Beş perdeli klarinetin tınısı, günümüzdeki klarinetin tınısından daha çok obuayı andırmaktadır. Bunun en önemli nedeni, kamışı tutan bek’in bugün kullanılan klarinet bek’ine göre ters konumda bulunuşu ve kısalığıdır.

Bu dönemde bestelenmiş önemli klarinet yapıtlarından örnek verilecek olursa, Händel’in 1740 yılında yazdığı üvertür ile Vivaldi’nin RV 559 ve RV 560 katalog sayılı iki klarinet ve iki obua için konçertoları, beş perdeli klarinet’in ilk kez kullanıldığı yapıtlardır. Aynı dönemde Mannheim orkestrasının üyeleri olan Johann Stamitz ve Fucks’un konçertolarında, çalgının alt register’inden üst register’ine kesintisiz geçilebildiği görülmektedir. Öte yandan Rice’ın Barok klarinet için yaptığı 28 tane besteden 13 tanesi bulunarak yayımlanmıştır.

Çağdaş klarinetçiler, Händel’in, Vivaldi’nin ve Moltere’in yapıtlarını kolayca yorumlayabilmektedirler. Buna karşılık Graupner, Telemann, J. A. J. Faber ve Caldara, orkestra yapıtlarında “Do” ve “Re” klarinete yer vermişlerdir.

Barok dönemde geçerli olan klarinet tekniğinin en belirgin göstergesi, Molter’in konçertosudur. Bu konçertoda Do-Sol aralığındaki uyum vurgulanmış ve genellikle Do notasından sonra inici üçlüler kullanılmıştır.

Barok klarinet ikilisinin dramsal müzikte kullanılışıyla ilgili olarak en güzel örnekler, Bohemian Gassmann’ın “1. Rovinati”si ve Starzer’in “Roger Et Bradamante” balesi verilebilir. Starzer, iki klarinet ya da flüt, beş trompet ve timpani’nin yer aldığı yapıtlarını 1760-1768 yılları arasında bestelemiştir.

 

Bu dönemde kullanılan süsleme seslerinin yarımşar ton ara ile birbirini takip etmesi, klarinet için bestelenen eserlerde aralıklı ses tonlarının kullanılmasına neden olmuştur. Bu aralıklı ses tonları Rice tarafından kullanılarak cetvel haline getirilmiş ve Molter’e, eserleri için fikir vermiştir. Barok dönemdeki klarinet çalma tekniklerini ve parmak devinimlerini gösteren başlıca kaynak, Majer ve Eisel tarafından hazırlanan kitaptır.

Tüm bu gelişmeler olurken, 1770 yılında Alman bir çalgı yapımcısı tarafından baset horn bulundu. Aynı tarihte ilk bas klarinet Paris’te imal edildi. 1770-80’lerde daha çok do ve si bemol klarinet kullanılıyordu. La klarinet ise az bulunun bir enstrümandı.

1770 yılında İngiltere’de, beş perdeli klarinetin ağızlık bölümü barilden ayrılabilir duruma getirilmiştir. 1777 yılında Wolfgang Amadeus Mozart, beş perdeli klarinetin tını yönünden taşıdığı farklılığı ve zenginliği anlamış ve bu çalgı için yapıtlar bestelemiştir. Onun klarinet konçertosu ve klarinetli beşlisi, beş perdeli klarinet için yazılmıştır.

1778’e kadar beş perdeli klarinetler ilk olarak Mozart tarafından orkestrada kullanılmaya başlanmış ve Beethoven’ın senfonilerinde de ön planda yer almıştır. Bestecinin Altıncı Senfoni’si (“Pastoral”) bu çalışmalara örnektir.

1791’de Fransız klarinetçi Jean-Xeavier Lefévre, klarinete sol elle kullanılan do diyez – sol diyez perdelerini eklemiştir. Böylece klarinet 7 perdeli hale gelmiştir. Başka klarinetçiler de bu perdeyi eklemeyi denemişlerse de, Lefévre’nin yöntemi 20 yıl boyunca, Iwan Müller önemli bazı yenilikler getirene dek kullanılmıştır. Ne yazık ki, çok diyezli ve çok bemollü tonları 7 perdeli klarinette çalmak çok zordu. Başka bir gelişme de entonasyon sorununun giderilmesi amacıyla 1792 yılında perde sayısının sekize çıkartılmasıdır.

Alman besteci Carl Maria Von Weber’in solo klarinet için yazdığı yapıtlar, Baermann tarafından sekiz perdeli klarinet ile çalınmıştır. Fakat seslerdeki eşitsizlik nedeniyle alt register’daki hızlı geçitlerde entonasyon bozuklukları ortaya çıkmış ve sekiz perdeli klarinetin çalınması güçleşmiştir. Böylece Lefevre’in bu model klarineti ancak 20 yıl kadar kullanılabilmiştir.

 

Jacques-Francois Simiot ise klarinetin üst-arka kısmında yer alan bir delik tasarlamıştır. Bu deliğin içine klarinetin içine doğru giren ve pirinçten yapılan bir tüp yerleştirmiştir. Böylece tükürüğün delikten dışarı akmasına engel olmuştur.

1803 yılında Smith, 15 mm. uzunluğunda, boru şeklinde ve geniş tona sahip 12 perdeli klarineti üretmeye başlamıştır. Bu çalgıda üst gövdenin arkasına sol elin başparmağı ile kullanılabilen bir ses deliği açılmıştır. Bu ses deliğinin hemen üzerine eklenen perde “Si Bemol” sesinin daha kolay çıkartılmasını sağlamıştır. Ayrıca gövdenin yan tarafına trillerin daha kolay ve hızlı yapılmasına olanak veren “La, Si ve Do” perdeleri de eklenmiştir.

Eklenen yeni perdelere karşın, 12 perdeli klarinetin çalınmasında ve istenen tınıların elde edilmesinde karşılaşılan güçlükler sürmüştür. Bunları gidermeye yönelik araştırmalar yapan kişi Ivan Müller’dir. Müller, klarinet çalma tekniğine kolaylık getiren perde sistemini bulmuştur. 

Ivan Müller, Rusya doğumlu ve Paris’te yaşayan ünlü klarinet virtüöz’üdür. 1806-1812 yılları arasındaki dönemde yaygın olarak kullanılan altı perdeli klarineti geliştirmek için çalışmalar yapmıştır. Bestecilerin teknik beklentilerinin artması, bu dönemde diğer klarinetçilerin de klarineti geliştirme yolunda çalışmaya başlamalarına neden olmuştur. Bu çalışmalar sırasında Müller; çalgı perdelerine dolgunluk vermek için daha önceleri kullanılmış olan yün benzeri yumuşak maddeler yerine esnek, bükülebilir ve kabuğu soyulabilen keçe benzeri materyalleri kullanmış ve perde pad’lerini yenileştirmiştir. Müller’in keşfettiği, perdelerin altına yerleştirilen pedler yünle doldurulmuş deriden ya da bağırsaktan yapılıyordu. Bu pedler, önceden kullanılan ve tamamen deri ya da keçeden yapılanlardan daha esnek ve yumuşaktı. Müller’in pedleri “elastik toplar” olarak adlandırılıyordu ve ped kupalarına yapıştırılıyordu.

Perde pad’lerinin yenilenmesinden sonra Ivan Müller, 1812 yılında ses deliklerinin daha iyi yerleştirilmesi sayesinde entonasyonu çok daha iyi olan 13 perdeli klarineti geliştirmiştir. Akustik dengeyi sağlamak için yeni delikler açtı ve aynı perdeleri farklı parmaklarla kullanabilmek için eklemeler yapmış, çalgıya “Fa/Do, Si/Fa, Si/Fa, Re/La“ perdelerini ekleyerek 6 olan perde sayısını 13’e çıkartmıştır. Bu yeni sistem klarinet ile farklı perdeye farklı parmakla çalma tekniklerinin kullanılması, klarinetteki çalma güçlüklerini bir ölçüde azaltmıştır.

Alman klarinet sistemine benzetilen çalgıda, dilin alt dudağa değmeden doğrudan doğruya kamışa dokunması yoluyla çift dil staccato yapılması kolaylaşmıştır. 13 perdeli yeni klarinet çift dil staccato tekniği ile 1823 yılında Cesar Janssen’in Paris Operası’nda kullanılmıştır.

 

Müller yeni klarnetinin Paris Konservatuvarı Komitesi’nce kullanıma sunulmak amacıyla kabul edilmesini ummuştur. Ancak muhafazakâr uzmanlardan oluşan komite, yeni klarineti reddetmiş, yalnızca 6 perdeli klarinetin geliştirilmeye ihtiyaç duyduğu konusunda karar birliğine varılmıştır.

1820 yılına yaklaşılırken, Friedrich Berr ve J. B. Gambaro gibi tanınmış virtüözler, 13 perdeli bu yeni klarineti kabul etmiş ve kullanmışlardır. Böylece çalgı, Avrupa’da yaygınlaşmıştır.

Müller, kamışın bek üzerinde sabit durmasını sağlayan metal vidalı ligature ve sağ elin başparmağı için metal bir destek parçası geliştirerek saygınlık kazanmıştır. Bu destek parçası kullanılmadan önce klarinet vücuttan çok daha uzakta tutularak ve çok geniş bir açıyla çalınırken, Müller’in perde mekanizmasını yeniden tasarlamadaki büyük başarısı çalmada büyük kolaylıklar sağlamıştır.

13 perdeli klarinet, tüm perdelerin kullanımındaki kolaylık ve her tonu rahatlıkla çalmaya elverişli oluşu nedeniyle “omnitonik klarinet” olarak nitelendirilmişti. Ancak komite, birbirinden farklı tonlara sahip klarinetlerin bireysel ses rengini kaybetmek istemedikleri gerekçesini öne sürmüştür. Fakat dönemin seçkin klarinetçileri Friedrich Berr ve J.B. Gambaro, Müller’in 1820’den önce tasarladığı klarineti benimsemişlerdir. Böylece, Müller’in klarinetinin popülerliği kıtalara yayılmıştır. Müller’in klarineti, Alman sistem klarinetlerin ilk örneğidir.

 

“Corno di bassetto” diye tanınan alto klarineti 1770 yılında Passau’lu Horn yapmıştır. Bugün orkestralarda kullanılan si bemol ya da la klarinetlere göre daha pes sesi olan bu çalgıya seyrek olarak başvurulmaktadır. Bununla beraber Mozart birkaç orkestra yapıtında bu çalgıya yer vermiş, Mendelssohn ve Beethoven bu çalgı için müzik yazmışlardır. Si bemol klarinetten bir oktav aşağıda ses veren bas klarineti 1793 yılında Dresten’li Gresner yapmış, daha sonra Adolphe Sax çalgının mekanizmasını geliştirmiştir. Günümüzde alto klarinetin de, bas klarinetin de mekanizması, si bemol, la ya da bandolarda kullanılan do ve mi bemol klarinetlerin benzeridir.

 

 

Romantik dönemde orkestranın olanakları genişlemiş, çalgı yapımında önemli gelişmeler olmuş ve klarinetin orkestradaki yeri pekişmiştir. Bu dönemde tahta üfleme çalgıların sayısı artmış, bazı teknik buluşlar sayesinde onlara çeşitli çalma kolaylıkları getirilmiştir. Ayrıca üfleme çalgıların orkestrada üçerli kümeler halinde kullanılması yolundaki uygulamaya sık sık başvurulmuştur. Coşku dolu duyguların her fırsatta ortaya konulduğu romantik dönemde klarinet, virtüözlerin vazgeçilmez çalgısı durumuna gelmiş, yaygınlığı artmış, hem solo çalgı olarak hem de orkestra yapıtlarında kullanılmıştır. 

1794-1881 yılları arasında yaşamış ve Bavyera Saray Orkestrasında virtüöz flüt sanatçısı olarak görev yapmış, dönemin ünlü flütçülerinden Theobald Boehm, 1832 yılında yarattığı sekiz delikli flüte 1847 yılında yüzük ve anahtarlar ekleyerek toplam delik sayısını on beşe, yüzük, kapalı anahtar ve manivelalı kapakçıkların sayısını yirmi üçe çıkararak flütü bugünkü modern biçimine kavuşturmuştur. Yeni yaratılan bu flütte temelde diatonik bir çalgı niteliği olmakla beraber aradaki kromatik sesler “çatal parmak” düzeni ile elde edilebilmektedir.

Boehm’ün çalışmaları, bir Londra ziyareti sırasında dinlediği Charles Nicholson adında bir flütçü sayesinde başlamıştır. Özellikle kalın registerdaki seslerinin parlaklığı T.Boehm’ün dikkatini çekmiştir. Nicholson’un flütünde bazı delikler kasıtlı olarak o dönemin flütlerinden daha büyük tasarlanmıştır ve yedisi önde birisi arkada olan başparmak deliği ile yeni bir parmak sistemi yaratılmıştır. Böylelikle Boehm bu sistemi, yüzük anahtarı olarak Lefevre’nin 1808’de bulduğu sisteme adapte etmeyi düşünmüş ve sadece bir parmakla kapatılan uzun miller sayesinde, deliğin ve anahtarın aynı anda kapanmasını sağlayan yüzük sistemini uygulamıştır.

 

Başlangıçta on beş deliği olan bu yeni flüt, D1 sesinden başlayan ve kromatik çalıma uygun düzende ses deliklerine sahip olduğu bilinmektedir. Daha sonra ses alanını genişletmek amacıyla cis1 anahtarı ve aynı zamanda d2 ve d3 sesleri için ortak kullanımlı küçük bir trill perdesi eklenerek ses alanı genişletilmiştir. Bu yeni yapıyla flütte doğru entonasyon sağlamayı başaran T.Boehm, 1846 yılında pes seslerdeki volumü artırmayı ve üçüncü oktavda bulunan diyezli seslerin entonasyonunu düzeltmeyi denemiş ve 1847 yılında Prof. Dr. Schafhaeutl ile Münih’te akustik üzerine çalışarak flütün bilimsel çalışma prensiplerini belirlemeye çalışştır. Bu çalışmalar esnasında teori ve formüllerden çok mantık ve sistematik işleyişle ilgilenerek sonuçta silindirik yapılı metal tüp modelinde karar kılınmış ve sonuçta günümüz modern flütünün ilk hallerinin ortaya çıkması sağlanmıştır.

Başlangıçta flüte uygulanarak geliştirilen Boehm sistemin işleyişindeki temel düşünce, doğru akustik noktalara delik açmak ve her iki eli tam kapasiteli şekilde kullandırmaktır. Bu sistemle flüt daha iyi ses kalitesi olan kalıcı bir parmak sistemine kavuşmuştur.

Boehm sistem başta flüt olmak üzere diğer tahta üflemeli çalgıların tümünde, çalıcılara büyük kolaylıklar sağlayan üç önemli katkıda bulunmuştur. Bunlar:

1.   Bir oktav içindeki tüm kromatik sesler için ayrı ayrı delik açılması,

2.   Delik çaplarının daha net ve parlak ses için gerektiği büyüklükte olması ve,

3.   Deliklerin eşitlenmiş diziye göre doğru yerlerde açılmış olmasıdır.

Boehm’ün bulduğu büyük yeniliklerin klarinete uygulanması fikri oldukça çabuk gelişmiş olmasına rağmen hayata geçirilmesi birkaç yıl almıştır. Klarinetin gelişiminde önemli rol oynayan bir diğer isim Hyacinthe Eleonore Klosé’dir. Paris Konservatuvar’ında hoca olan F.Berr’in takipçisi olan Klosé, 1839-43 yılları arasında, çalgı yapımcısı olan Louis-August Buffet ile işbirliği yaparak Klosé-Buffet klarinetini geliştirmiştir. Bu klarinet aslında modern Fransız klarinetidir. Klosé ve Buffet, Alman flütçü ve flüt yapımcısı Theobald Boehm’in flüt için geliştirdiği perde sistemini klarinete uygulamak istemişlerdir.

1839 yılında L.A. Buffet, Boehm flütleriyle birlikte Boehm flüt sistemine sahip olan klarnetleri ilk olarak kendi fabrikasında imal etmiş, Boehm henüz bu sistemi uygulamamışken Buffet, sistemi klarinette uygulayarak piyasaya sunmuştur. Birkaç yıl sonra Paris’li klarinet çalıcısı Hyacinthe Eleonore Klose ile çalgı yapımcısı L.A. Buffet’in yoğun ortak çalışmalarının sonucu olarak bugün “Boehm klarinet” olarak adlandırılan “clarinette a’ anneaux mobiles” (hareketli yüzüklere sahip klarinet ) ortaya çıkmış ve 1844’te patent altına alınmıştır. H.E. Klose aynı yıl içinde, Boehm’ün mekanizmasını obuanın mekanizmasına da uygulamış ve bu çalgının da patentini almayı başarmıştır.

Bu dönemden günümüze kalmış orijinal Boehm klarinet bulunmamakta ancak belgelerdeki, patent kayıtlarındaki ve H.E. Klose’nin metodundaki çizimlere göre, ilk Boehm klarinetin günümüzdeki ile aynı sayıda ve pozisyonda anahtarlara sahip olduğu ve böylelikle ilk hallerinden daha estetik bir hal aldıkları bilinmektedir. J.C. Denner ile başladığı kabul edilen klarinet gelişiminin en hızlı dönemi T.Boehm’in flütteki yeniliklerinden bir kısmının, H.E. Klose ve L.A. Buffet tarafından klarinete uygulanmasıyla yakalanmıştır. Ancak modern klarinet günümüzdeki yapısına kavuşana dek oldukça zor ve zahmetli sayılabilecek bir gelişim geçirmiş ve bu süreçte birçok müzisyen ve bilim adamının etkisi olmuştur.

Boehm klarinet, Boehm flütten sadece yüzük mekanizması ve parmakların oturacağı noktalardaki birkaç özelliği almıştır. Klose’nin yarattığı bu yeni klarinette Boehm sistemden uzaklaşılmamış olunsa da deliklerin Boehm flüt sisteminden daha büyük açıldığı bilinmektedir. Böylelikle bu mekanizma “Boehm sistem” olarak adlandırılmış ve günümüz klarnet mekanizmasının ve tüm tahta üflemeli çalgılar mekanizmalarının temelini oluşturmuştur.

Aslında Thobald Boehm’in flüte uyguladığı bu yeniliğe göre gövde üzerindeki ses delikleri akustik bakımından en doğru yerlere açılmış ve çapları büyütülmüştür. Bu durumda deliklerin hava geçirmemesi için halkalı perdeler kullanılmıştır. Yöntemin temel ilkesi, bütün perdeleri çalıcının parmakları altına yerleştirmektir. Bu bakımdan parmakların uzağında bulunan deliklerin kolayca kapatılabilmesi için akıllıca düşünülmüş bir kaldıraç yöntemi uygulanmıştır. Böhm yöntemi klarinete uygulanırken, flütteki gibi çok duyarlı bir perde düzeni yaratılmış ve bütün perdeler gövdenin üzerine düzlemsel olarak sıralanmıştır. Bu şekilde akustik koşullar bakımından çok daha düzgün bir klarinet tasarlanmıştır. Böhm sistemi, perdeler ve yaylar aracılığıyla klarinetin entonasyon sorununu büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. H. Klosé, Böhm’in flüte getirdiği yeniliklere koşut olarak klarinete de halka biçiminde perdeler takmış, bunun yanı sıra çalgıya serçe parmaklarla kullanılan perdeler ekleyerek legato çalmayı kolaylaştırmış ve onikili aralığının elde edilmesine yarayan perdeyi klarinetin arkasında bırakmıştır. Bu yöntemle klarinet dört yarım tona ulaşmıştır. Bu klarinetin başlıca farklılıkları biraz daha küçük ses delikleri ve iğne yayların sayısındaki artıştır. Bu sistemin getirdiği en büyük yenilik, ses deliklerinin çevresindeki hareketli yüzüklerdir. Bir parmak bir ses deliğini kapattığında aynı anda yüzüğün de üzerine baskı yapmış oluyordu. Yüzükle bağlantılı olan uzun mil ve onun ucundaki bir ped ise klarinetin başka bir yerindeki bir başka ses deliğini kapatıyordu. Bu sistem sayesinde deliklerin akustik açıdan tam gerekli noktaya yerleştirilebilmesi ve uygun sesin çıkması için gereken genişlikte açılabilmesi sağlanmış oldu. Böylece, insan elinin büyüklüğünün yeterli olmamasından doğan sakınca ortadan kalktı. Klosé-Buffet klarineti bugünkü gibi 17 adet perde ve 6 yüzüğe sahipti ve o günden bugüne çok az değişikliğe uğradı.

Buffet ve Klosé’nin çalışmalarıyla klarinet, teknik ve tını yönlerinden büyük bir gelişme göstermiş, estetik açıdan da daha iyi duruma getirilmiş, çalgıya ince ve nazik bir görünüş kazandırılmıştır. Klarinet perdeleri bugünkü gibi sabit ve metal çubuklardan oluşturulmuştur. Klosé ve Buffet’nin getirdiği bu yenilikler, flütte olduğu gibi “Halkalı Perdeler” olarak adlandırılır. Bu perdeler açık ses deliklerinin üzerine yerleştirilmiş bir çeşit yay mekanizmasıyla öbür perdelere bağlanmıştır. Halkalı perdeler çalıcıya, parmaklarının yetişemediği perdeleri denetim altına alarak kullanma olanağını vermiştir.

Buffet ve Klosé tarafından yapılan bu çalışmalara ek olarak klarinetten daha güçlü bir ton elde edilmesi ve mekanizmayla ilgili bazı sorunların giderilmesi amacıyla gövdenin çapı genişletilmiştir. Böylece gövdeyle, ağızlıkla ve kamışla ilgili olan ve tonu etkileyen sorunların tümüne çözüm getirilmiştir. Belçikalı ve Fransız yapımcıların girişimiyle gövde yukarı doğru genişletilirken, ağızlık bölümü (bek) de genişletilmiş, ayrıca oldukça yumuşak bir kamışın kullanılmasıyla klarinet daha parlak bir ses tonuna kavuşturulmuştur.

Boehm klarineti, günümüzde kullanılan klarinetin aynısıdır ve yılların akışı içinde çalgıya yeni eklemeler yapılmış olmasına karşın, 1843 yılındaki temel biçimini yitirmemiştir.

Denner ve oğulları ile başlayan klarinetin gelişim aşamaları boyunca aynı veya farklı dönemden birçok müzisyen ve çalgı yapımcısı klarinetin ses ve yapısal sorunlarına çözüm aramış ve bu sorunları gidermek için çok farklı yollar denemişlerdir. Bu denemelerin sonuçları olumlu veya olumsuz olmakla beraber klarinetin gelişiminde adı geçen en önemli müzisyen ve çalgı yapımcıları; Iwan Müller, Theobald Boehm, Hyachinthe E.Klose, Oskar Oehler ve Adolph Sax’tır.

1740’lı yıllarda üç anahtarlı olduğu, dört ve beşinci anahtarlarının ise org ustası Barthold Fritz tarafından eklendiği bilinen klarinetin, kavuştuğu son formuyla müzisyen ve çalgı yapımcılarının istediği kalite ve kolaylıklara sahip olmadığı düşünülmekte ve çözüm aramaya devam edilmekteydi.

Bu nedenle yenilik arayışları devam ederken 1791 yılında Jean Xavier Lefevre (Paris’li klarinet virtiözü) geliştirilen beş kapaklı sisteme altıncı kapağı ekleyerek cis/gis2 sesinin oluşumunu sağlamış ve bu çalışmaları Iwan Müller’in büyük reform gelişmelerine kadar sürdürmüştür. Altıncı kapağı uygulamayı deneyen diğer yapımcılar ise; Dupre in Tournay, N.M. Raingo’dur. Ancak adı geçen bu iki çalgı yapımcısının denemeleri, müzisyen ve yapımcıların ihtiyacına cevap verememiştir. Altıncı kapağın ortaya çıkışı J.X. Lefevre’ye mal edilmekle beraber daha önce bu kapağın varlığı belirlenmiş fakat tam görevi anlaşılamamıştır. 1751-1780 yılları arasında yayınlanmış olan bir makaleye göre bir sanatçının Berlin’de altı kapaklı klarinet kullandığı ve her türlü tonu rahatça çıkardığı kayıtlara geçmiştir.

Bu dönemdeki uzun manivela bağlantılı anahtarlar ile a1 ve h1 sesleri ve b1 ve c2 sesleri arasında geçiş kolaylığı sağlanmıştır.

Birçok çalgı yapımcısı, klarinetteki tüm tonalite çeşitlerinin çalınışında teknik zorlukları çözmek için birçok kapak ve manivela ekleyerek birbirinden farklı ve o dönem için henüz standart sağlanamayan mekanizmalar elde etmiş ve olumsuzlukları gidermeye çalışşlardır. Bu olumsuzluklar, çalgı yapımcılarını erken bir dönemde çok farklı çözümler bulmaya itmiş fakat her seferinde yeni sorunlar çıkmıştır. Çözüm aranan sorunların başında;

-      Büyük orkestralardaki müzisyenlerin çalgı ihtiyacı orkestra tarafından karşılanırken orta halli bir müzisyenin kaliteli bir çalgı alamaması,

-      Çalgıda farklı büyüklükte ağızlıkların değişimi sırasında uygun kamış bulunamaması,

-      Hâlihazırda ısınmış bir çalgıyla değiştirilen soğuk çalgıyla entonasyon problemi yaşanması gelmektedir.

Bu sorunları gidermek için oldukça basit bir yönteme başvuran çalgı yapımcıları, klarinetin her bir parçasını farklı büyüklükte çift olarak üretmeyi denemişlerdir. Bu da A tonaliteli klarinetten B tonaliteli klarinete, B tonaliteli klarinetten C tonaliteli klarinetlere geçişi kolaylaştırmıştır.

O dönemde ses ve entonasyon kalitesi ise çalgıların yapısından öte, kullanılan rahat kamışlarla sağlanmakta ve çalıcının dudak kontrolünü istediği notaya göre şekillendirmesi, günümüz klarinetlerine göre daha kolay olmaktaydı. Fakat bu sistem Rus klarinet virtüözü Iwan Müller’i, klarinet çalımında daha kolay ve sağlıklı sonuçlar alınabilecek yöntemler arayışına itmiş ve Müller’in ismini klarinetin tarihçesi içinde oldukça önemli bir noktaya taşımıştır.

1786-1854 yıllarında yaşamış, Rusya doğumlu olan Iwan Müller 1806’da Almanya’ya yerleşerek daha önce başladığı klarinet çalışmalarını ve çalgı yapımı denemelerini sürdürmüştür. Klarinetle yaptığı çalışmalardan önce fagotun düzenlenmesi için çalışş ve fagota üç adet yeni perde kazandırmayı başarmıştır. Bundan üç yıl sonra 1809 yılında Müller, yarattığı yeni buluşu ile Paris’te en iyi çalgı yapımcılarının oluşturduğu birliğin içinde kendine yer edinmeyi başarmış olsa da 1809-1810’lu yılların sonunda çalışmalarının nihai sonucuna ulaşamamıştır. Yaptığı yeni bir alto klarineti ve yeni yarattığı onüç anahtarlı klarineti bilirkişi grubuna (Paris Konservatuarı kurulu) 1812 yılında sunmuş ancak, bilirkişi grubu her iki çalgıyı da yanlış değerlendirerek Müller’in henüz kurulmuş olan çalgı üretim merkezinin iflas etmesine sebep olmuşlardır.

Bu olumsuzluğa rağmen J.B. Gambaro ve Frederich Berr birkaç yıl sonra Iwan Müller’in yarattığı bu yeni çalgılar ile gözle görülür bir başarı sağlayarak dikkat toplamayı başarmış böylece Iwan Müller’in yapmış olduğu düzenlemelerin farklı bölgelerde başarıyla anılmasını sağlamışlardır. Iwan Müller, çalışmalarında ton kalitesini ve teknik imkânları artırmaya çabalarken daha önce bulunmuş olan yeniliklerle kullanımı ve uygulamayı bozmamaya özen göstermiştir. Çalışmalarındaki en büyük amaç, farklı tınılara sahip klarinetleri standart bir renge kavuşturmak ve gelecekte çalıcıların bütün ses alanı değişikliklerini B klarinette toplayarak kesintisiz ve rahat çalınmasını sağlamak olmuştur.

Bu amaç doğrultusunda 1810 yılında Paris’te yarattığı yeniliklerin en önemlisi ise “yüzük kapak” sistemi ile ortaya koyduğu onüç anahtarlı klarinettir. Böylelikle klarinet kromatik ses düzenine doğru büyük bir geçiş yaşamıştır. Yüzük kapakları olarak bilinen sistem, açılmış olan ses deliklerinin etrafında bulunan hareketli halkaların tek parmakla bastırılarak kolayca kapatılmasını sağlamaktadır. Yüzük kapakları ortası boş bir halka olmakla beraber, ona bağlı içi keçe ile doldurulmuş kapakçıkları yönetebilmesiyle bazı kromatik seslerin çalınmasında gereken “çatal perde” sistemini oluşturmada parmak görevi görmektedir.

Bu klarinet, Levfevre’nin bulmuş olduğu altı anahtarlı klarinetin çalıcı ve kompozitörlerin ihtiyaç duydukları teknik imkân ve ton kalitesini sağlayamamasından dolayı yapılan çalışmaların sonucu olarak doğmuştur. Iwan Müller’in buluşu olan onüç kapaklı klarinetin parmak dağılımına göre verdiği sesler ise :

Müller’in sağladığı ve klarinet gelişimde önemli yeri olan başka bir yenilik ise kapakçıkların içine yerleştirilen içi yün doldurulmuş oğlak derisinden pedlerdir. Daha sonra 1860 yılında bu pedleri yine deri içine doldurulmuş keçe ile denemiştir.

Bütün seslerin temiz ve eşit gürlükte çıkarılması o dönem için hiçbir çalgıda mümkün değildir. Ayrıca bu sorunu gidermek için önerilen Boehm mekanizması ise ondokuzuncu yüzyılda eşit ve aynı tınılı seslerin sıkıcı olacağı ve monotonluk yaratacağı gerekçesiyle müzisyenler tarafından reddedilmiştir. Aynı yıllarda, Avrupa’nın farklı bölgelerinde de klarinetin çalış kalitesini arttırmak için birçok çalgı yapımcısı uğraş vermekteydi. Bunlardan James Wood 1800 yılında İngiltere’de yedinci kapağı icad ederek patent almayı başarmış, 1808 yılında ise J.F.Simiot a1-h1 ve b1-c2 sesleri için trill kapağı üretmiştir. Hatta bundan yirmi yıl sonra 1828’de Simiot birçok trill perdesi eklenmiş olan ondokuz kapaklı bir klarinet denemiştir.

 

Müller’in “omnitonique” (birden fazla tonaliteye sahip klarinet) klarinetinde farklı anahtarlar deneyen Simiot bugün profesyonel çalıcıların kullandığı A, B takım klarinetlerin yerine iki tonaliteyi tek gövdede birleştirmeyi denemiştir. Bunu yaparken alt gövde ile kalak arasına, içinden gümüş akord borusu geçen bir parça eklenerek tonalite değişimi amaçlanmıştır.

Iwan Müller’in ilk klarinetlerinde, anahtarların üzerinde bulunup parmağı kaldırmaksızın doğrudan kaydırarak diğer anahtara ulaşılmasını sağlayan küçük boru parçacıkları (Alm. rollen), icad edilmiş olmasına rağmen bu çalgıya henüz eklenmemişti. Müller’in klarinette yarattığı en büyük değişimlerden biri olarak ise arkada bulunan register anahtarının ses deliğini çalgının sol üst kısmına taşıması olarak kabul edilebilir.

 

Ayrıca Müller, o dönem içerisinde klarinet kamışının üst dudak basıncı ile kullanılmasının bazı dezavantajlar getirdiğini yazılarında belirtmiş ve şiddetle karşı çıkmıştır. Müller’in klarinet çalımı için sağladığı en önemli kolaylıklardan biri ise sağ el baş parmağı için tasarlanmış olan “taşıma halkası (Alm. daumenstütze,)” olmuştur. Öncelikli olarak klarinetin kendi açacından, daha sonra metal veya fildişinden yapılmış olan bu tutamaklar sayesinde çalıcı, klarineti sağ el başparmağına oturtarak çok daha dengeli bir tutuş elde edebildiği bilinmektedir.

Klarinet için yazılmış olan kaynaklardan yola çıkıldığında Müller’in yıllarca süren reform çalışmalarının, eninde sonunda birtakım yeni icat ve düzenlemeleri meydana getirmiş olduğu ancak bu yeniliklerin net bir şekilde kayda alınamadığı görülmüştür. Çalışmalarındaki bütün amacı, sabit ve temiz entonasyonlu bir çalgı yapabilmek olan Müller, tek bir çalgının bütün tonaliteleri doğru ve temiz vermesini sağlayarak çalıcıları birden fazla çalgı satın alma zorunluluğundan kurtarmayı amaçlamıştır.

Ondokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Müller’in klarnet sistemi nihai olarak kendini kabul ettirmiş ve “clarinette omnitonique (her tonda klarinet)” ismi ile anılmaya başlanmıştır.. Aynı zamanlarda Theobald Boehm başarı dolu buluşu olan Boehm flütünü ortaya çıkardığında (1832) Müller, flüt sistemine bağlı olarak klarinette de tahmin edilemeyecek kadar büyük gelişimlerin var olabileceğini önceden görmüştür. T. Boehm’ün çalışmalarından önce Fredrich Nolan 1808’de bu yüzük kapaklarını tasarımlamıştır. Daha sonra 1824’te Potgesser adlı bir yapımcı buna yakın deneyler yaparak yarım ay (hilal) formunda kapakçıklar yapmış, bunu Gordon’un çalışmaları takip etmiştir. En son olarak ise T. Boehm tüm bu çalışmalardan yola çıkarak kendi sistemini oluşturmuş ve 1832 yılında kendi adını taşıyan mekanizmasını tanıtmış ve kabul ettirmiştir.

Theobald Boehm’ün 1832’de tanıttığı Boehm flüt mekanizması, çok büyük kolaylıklar sağlamakla beraber flüt ile olan akustik yapı farkından dolayı bu mekanizma klarinete aynen uygulanamamıştır. Buffet 1839 yılında, Boehm flütleriyle birlikte Boehm flüt sistemine sahip olan klarnetleri de ilk olarak kendi fabrikasında imal etmiş ve Boehm henüz bu sistemi uygulamamışken Boehm sistemi klarinete uygulayıp piyasaya sunmuştur.

Parisli çalgıcı H.E. Klose ile aynı şekilde Paris’te yaşayan çalgı yapımcısı L.A. Buffet’in çok yoğun çalışmalarının sonucu olarak bugün “Boehm” klarinet olarak adlandırılan “clarinette a’ anneaux mobiles” (hareketli yüzüklere sahip klarinet ) ortaya çıkmıştır.

Klarinet tarihinde yer alan bir diğer önemli isim ise saxofonlarıyla tanınan Adolph Sax’tır. Antoine-Joseph Adolph Sax, 6 Kasım 1814 yılında Belçika’da doğmuştur. Babası Charles-Joseph Sax bakır ve tahta üflemeli çalgı yapımcısıdır. Babasından çalgı yapım tekniğini öğrenen Sax, Brussel konservatuarında flüt ve klarinet eğitimi alarak bu çalgıları yakından tanıma fırsatı bulmuştur. 1840’ta saksafonun yaratıcısı Adolphe Sax, Müller’in klarinetinden Boehm’in hareketli yüzüklerini kullanarak bir klarinet geliştirmiştir.

Saxofon tahtalı ve bakırlı çalgılar arasında bir köprü niteliğindedir. Gövdesi pirinçten yapılırken ağızlık kısmı ve gövde yapısı bakımından klarinete yakındır. Klarinetten saxofonu ayıran en büyük özellik ise klarinetteki silindirik yapı yerine saxofonda konik yapıya sahip olan gövde açılımıdır. Saxofon resmi patentini 1841’de alabilmiştir. Adolph Sax’ın ürettiği bu çalgının 14 farklı tonaliteli modeli vardır: Eb sopranino, F sopranino, B sopranino, C soprano, Eb Alto, F alto, B tenor, C tenor, Eb bariton, F bariton, B bas, C bas, Eb kontrabas ve F kontrabas saxofonlar.

A. Sax tarafından bulunmuş ve klarinet tarihinin dönüm noktalarından biri olan “açık gözlük (offene brille)” sistemi ile h/fis2 kapağının yeri değiştirilmiş, bu şekilde çalma tekniği daha da geliştirilmiştir. Bu buluş son derece önem arz ederek bütün ülkelerde rağbet görmüştür. Bu sistem ses deliklerini saran yüzük kapakçıklarından iki ya da üç adedinin yan yana getirilmesinden oluşmaktadır. Böylelikle bir parmağın hareketi ile birden fazla ses deliği kapatılabilmektedir.

Aşağıdaki resimde A. Sax’ın 1840 yılında patentini almış olduğu klarinetin bir kesiti görülmektedir. Bu sistem İngiltere’de “basit sistem” olarak anılmakta ve 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar kullanılmaktaydı. Bu klarinette b/f anahtarına eklenen basit sistemli kapakçık görülmektedir.

 

Neredeyse tartışılmayacak derecede avantajları bulunan Sax klarnetler her şeye rağmen o dönemde bir bütün olarak kendini kabul ettirememiştir.

1816-1890 yılları arasında yaşamış olan çalgı yapımcısı Eugene Albert aynı dönemde, Türkiye’de halk arasında “gırnata” olarak nitelenen G tonaliteli klarinetlere ait kolay hız yapılabilen “Albert mekanizmanın ilk çalışmalarını gerçekleştirmiş ve bu klarinetlerin 20. yüzyılın başlarına kadar popülaritesini korumasına katkı sağlamıştır. Bunun sebebi ise o dönem için Boehm klarinetlerden daha iyi bir entonasyon, kolay çalım tekniği ve farklı bir ses rengine sahip olmasıdır.

Yaşanan bazı memnuniyetsizlikler üzerine 1845’te Buffet-Crampon firması Blanco ile beraber Müller’in “clarinette omnitonique” adı verilen klarinetini Boehm buluşunun kolaylaştırılması için yeniden yapılandırmışlardır. Boehm sisteminde sözü edebilecek derecede kolaylık gösteren önemli bir Fransız buluşu ise h1/cis2 trill kapakçığıdır. h1 anahtarı sağ el serçe parmak ile sabit şekilde kapalı tutulurken, sol el serçe parmak tarafından çalınan cis2 sesi ile istenildiği gibi trill yapılabilmektedir. Bu iki anahtar bir manivela ile birbirine bağlıdır ve cis2 kapağı kapandığında h1 kapağı da kapanmaktadır. Daha sonra Apollon Barret’in, klarinetin üst kısmında bazı trillerin kullanımına yönelik kolaylıkları kalıcılık sağlamayı başarmıştır. “Baret sistem” olarak adlandırılan bu kolaylıklar şunlardır:

— Sağ işaret parmağı ile belirli bir manivelanın aşağıya doğru bastırılması halinde yüzük kapaklarının açılmasıyla d1/a2, es1/b2 tonunun; e1/h2 ise f1/c3 tonunu meydana getirmesi,

— Manivelanın kullanılmasında c1/g2 anahtarına doğrudan bir etkisi olmamasına karşın trill ve tremolo uygulamasında c1/es1, c1/f1, es1/f1 gibi tonların meydana gelmesini kolaylaştırması,

— Bir diğer değişiklik ise, gis2 kapağının sol el işaret parmağı yerine sol elin orta parmağına taşınmasıdır.

İspanyol klarinetist Antonio Romero 1853 yılında teknik zorlukları olmayan ve tek bir çalgıda bütün sesleri verebilecek bir klarnet yapmayı denemiştir. Lefevre fabrikasının ortaklarından olan Paul Bie, Romero’nun klarnetini 1862-1864 yıllarında piyasaya sürmüş ve bundan dört yıl sonra 1890 yılına kadar bir çok defa çalgının komplike mekanizmasının düzenlemeye çalışştır. Bu çabalara rağmen Romero klarneti yinede kendini o dönem için kabul ettirememiştir.

 

Yüzük kapağı sistemi çok çabuk şekilde kendini kanıtlamış ve günümüzde kullanılan “açık gözlük” sistemi olmadan kullanılamayacağı anlaşılmıştır. Bunun yanı sıra Alman yapımcılar, kendine has sistemini geliştirmiş ve ağırlıklı olarak Iwan Müller’in klarinetlerinden yola çıkılarak çeşitli değişimler uygulamayı denemişlerdir. 19’uncu yüzyıl sonlarından günümüze kadar uzanan “çağdaş dönem”de gerçekleştirilen bir dizi yenilikle çalgılar bugünkü yapılarına kavuşmuştur. Bu yeniliklerde Carl Baermann’ın önemli bir rolü vardır. Carl Baermann, klarinete yeni perdeler ekleyerek, aynı perdenin değişik parmaklarla kullanılabilmesini sağlamış ve bu çalışma sayesinde seslerin entonasyonu daha iyi duruma getirilmiştir.

Carl Baermann 1860 yılında, Iwan Müller’in klarinetini Ottensteiner ile beraber düzenleyerek daha da iyi hale getirmeyi başarmıştır. Bu yeni klarinet, “Baermann Klarinet” adıyla Almanya’da yer edinmiş ve günümüzde halen kullanılan bir model olarak varlığını korumuştur. Baermann klarinetlerin sağladığı en önemli kolaylık birçok farklı noktadan yapılan manivela başlantılarında kapakların kontrolünü kolaylaştırmasıdır.

Yaratılan bu kolaylıklar:

-      cis1/gis 2 kapağının sağ işaret parmağı ile çalınabilmesi,

-      Sol elin küçük parmağı için b/f2 manivelası ile sağ elin işaret parmağına ikinci bir trill kapağı eklenmiş olması,

-      Bir yüzük kapağı mekanizmasının fis1 ve h/fis2 tonlarını düzenlemesi,

-      es1/f2 ve f1/c3 kapakçıklarının sol elin üçüncü veya dördüncü parmağı ile çalınabildiği gibi sağ elin işaret parmağıyla da kontrol edilebiliyor olmasıdır

Boehm sistemin bir kısmını alarak Baermann klarinetinin daha da iyileştirilmesi işlemi Stark ve Osterried tarafından yapılmıştır. İlk etapta, modern klarinette yukarıdan ikinci sırada bulunan trill kapağının yerini kararlaştırarak, bu kapağın a1 kapağıyla birlikte çalındığında b1 sesini doğru olarak vermesini sağlamışlardır. Bir başka düzenleme ise, h1-cis2 ve cis2-dis2 trillinin uygulanmasında söz konusudur.

Bu yenilikle birlikte sağ başparmak modern klarinetlerden çok farklı olarak, h1- c2 kapağı ile bağlantı halinde bulunan iki manivelayı kullanabilmektedir. Bu manivelanın kullanılması ile ya sol elin küçük parmağıyla cis2 anahtarına veya sağ elin küçük parmağıyla dis2 anahtarına trill yapılabiliyordu. Stark, Baermann klarinetine ikinci bir kapak uygulayarak; fis2 ile gis2 arasında bir manivela bağlantısı sağlamış ve yeni bir fis2/gis2 trillini gerçekleştirmeye çalışştır

Klarinetin düzeltilmesiyle uğraşan neredeyse bütün müzikçi ve çalgı üreticileri, çalıcıların parmak tekniklerini, bütün ton türlerine ve çalıcıların sürekli farklı olan ihtiyaçlarına cevap vermesi amaçlanan çalgıları deneyerek, bunlardan kaynaklanan zorlukları engellemek için standart bir çalgı yaratma çabasına girmişlerdir. Ancak kapak sayılarının artırılmasının ve komplike anahtarların manivela bağlantılarını sağlamasının istenilen bütün ton türlerini yakalamak için yeterli olmadığı erken zamanda kavranmıştır. Bu nedenle yaratıcı özelliğe sahip müzik ve çalgı üreticileri bu problemi, eklemeli (kombine) klarinetler (“Doppel Tonart” klarinetler olarak da anılırlar) üretmeyi deneyerek çözmeye çalışşlardır. Kombine klarinetlerde bilinen ilk denemeyi J.F.Simiot, 1808 yılında bir C tonaliteli klarinet üreterek yapmış ve bu çalgının gövdesi üzerinde on adet ayrılabilir parçayı kullanılmasını sağlayarak, istenildiğinde B tonaliteli klarinete dönüşmesini mümkün hale getirmiştir. Ancak bu çalışmanın ayrıntılarına dair yeterli bilgi kayıtlarda yer almamaktadır.

Buffet’in bu alandaki çalışması ise 1862 yılında patentini almış olduğu kombine klarinettir. Bu çalgının yapısı, iç içe yerleştirilmiş iki metal borudan meydana gelmekte olup dıştaki borunun bilinen klarinetlerden farklı bir mekanizması vardı. Bu mekanizmada, her bir yüzük ve kapak iki farklı boruda da etkili olmaktaydı. Çalgının iç borusunda, dış boruyla aynı delik yapısı mevcut olup, borular birbirinin içinde çevrildiğinde üst üste gelen delik serisi olduğu gibi; aynı anda denk gelmeyen delikler de vardı. Böylelikle kapanan iki farklı delik serisinde A ve B tonaliteler çalınabilmekteydi. Buffet’e ait bu yeni klarinetten oldukça metalik bir ses çıkmakla beraber zengin bir tınıya sahip olduğu düşünülmekteydi. 1901 yılında ise İtalyan klarinetist Leoni tarafından A klarinetinin ölçütleri temel alınarak “clarino traspositore B=A” adı verilen bir klarinet yapılmış ve B tonaliteli klarinete yedi milimetrelik boru eklenerek A tonalitesi elde edilmiştir.

Klarinet yapımında birçok çalgı yapımcısı çalıcıların ve müzisyenlerin ihtiyaçlarına yanıt aramış ancak Oskar Oehler’in önemli katkılarına kadar bu sorunların ancak bir kısmı aşılabilmiştir. Alman klarinetinin günümüzde kabul gören ve en çok tanınan yapısı Oehler tarafından Iwan Müller’in çalgısı üzerine geliştirilen modelidir. Oehler, uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda, çalgının yapısını, kapakların formunu ve onların mekanik düzenini oldukça kullanışlı bir hale getirmeyi başarmış ve birçok klarinet yapımcısı, klarinetin evriminde son aşamaya gelindiği düşüncesine kapılmıştır. Oehler’in kendi atölyesinde yaptığı çalışmalarında en büyük başarıyı klarinetin tonunda yakaladığı bilinmekte ve sürekli değişen ve kendini yenileyen Oehler modeli günümüzde birçok klarinetçi tarafından tanınmaktadır.

Günümüzde daha seyrek olarak bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da kullanılan bir diğer sistem, Albert sistemidir. Fakat bu sistemde, Boehm sisteminde çözümlenmiş olan çapraz parmak pozisyonları çalıcıyı zor durumda bırakmaktadır.

Her iki sistemden de farklı olan bir diğer sistem, Alman klarinet yapımcısı Oskar Oehler’in kullandığı Oehler sistemidir. 22 perde ve 5 yüzüğe sahiptir. Oskar Oehler, çağdaş klarinetin akustik dengesini ayarlamış, çalgıdaki bütün pozisyonları değiştirmiştir. Bu pozisyon değişimi ile klarinetten daha legato ve yumuşak ton elde edilebileceğini göstermiştir. Ayrıca klarinetin tınısını bozan sorunlarla ilgilenerek bunlara çözüm getirmiştir. Klarinette, dünyanın her yerinde Böhm yöntemi kullanılmasına karşın Oehler yöntemi, sadece Avusturya’da ve Almanya’da yaygınlaşmıştır. Bu sistem Müller sisteminin geliştirilmiş şeklidir. Perde sistemindeki farklılıklardan dolayı bu klarinetler Fransız klarinetlerinden tınısal yönden de ayrılır. Oehler, akustik balansı tamamen oturtuncaya dek neredeyse tüm pozisyonları değiştirmiş, tril olanaklarını geliştirmek için çalışmalar yapmış, daha legato ve yumuşak tril elde edilebilmesi için bir iki yeni perde eklemiştir.

Standart bir Oehler klarinette; 22 kapak, 5 gözlük sistemli halka, 1 adet anahtarla kapanan çift kapakçık, isteğe göre takılıp çıkartılabilen h2- cis2 trill anahtarı ve es, f ve g sesleri için birer ek kaldıraç bulunmaktadır. Ayrıca çok ayrıntılı olarak tasarlandığı anlaşılan bir f2 çatal mekaniği ile normal düzende çalınan f sesini aynı kalitede yakalayabilmek mümkündür. 1800’lü yılların sonuna kadar bu f2 çatal anahtarının düzenlenmesinde herhangi bir çalışma olmamış ancak ilk olarak 1890 yılında bu deliğin klarinetin yan tarafına taşınmasıyla yeni yapılı klarinetler piyasaya sürülmüştür.

Oskar Oehler’in patentini alarak klarinete sağladığı en önemli katkılar, Boehm sistemde bulunmayan ek bir cis anahtarı ve kalak kısmına doğru açılmış olan e ve f anahtarlarıdır. Oehler klarinetler; koyu ses rengi; yenilenmiş yapısıyla kısa zamanda Alman müzisyenler arasında kabul edilmiş ve günümüzde de popülaritesini korumayı başarmıştır.

Aynı yıllarda Mollenhauer ve Hermann Kunze, “basit Alman sistem” klarinetleriyle Buffet Klose ve Iwan Müller’in buluşlarının birleştirilmesine gayret göstermişlerse de asıl gelişmeyi Eugene Albert (1816-1890) gerçekleştirmiştir. Albert’in basit sistem klarinetin göze çarpan en önemli özelliği, güderilerin su dolmasını önlemek amacıyla arkada bulunan register anahtarı ve ses deliğinin klarinetin yan gövdesine taşınmış olmasıdır. Bunun yanısıra sol el işaret parmağı için modern klarinetlerden farklı olarak ayrı bir gis1 anahtarı ve f ve gis anahtarları arasına uygulanmış “rollen” boruları bulunmaktadır.

Ancak tüm bu olumlu gelişmelerin yanı sıra Oehler’in çalışmaları kendi öğrencisi olan Arthur Uebel’i yeterince tatmin etmemiş ve onu yeni düzenlemeler yapmaya itmiştir. Uebel’in kendi firması, Oehler sistemden yola çıkarak daha saf ve pürüzsüz ses arayışını sürdürmüş ve yeni bağlantı manivelalarıyla bu amaçlarına ulaşşlardır. Yapılan yeniliklerden en önemlisi sol elin küçük parmağıyla kapatılan anahtarların küçültülmesi olmuştur. Klarinet yapımında adı geçen müzisyenlerin bazıları aynı zamanda akustik bilimi ve matematikle de uğraşmaktaydılar. Bu müzisyenlerden Manheim’lı solo klarinetçi Ernst Schmidt, 20. yüzyılla beraber, klarinetin akustik yapısı için daha bilimsel çalışmalar yapılmasını önermiş, bu gayret içerisinde ortaya çıkan Schmidt-Kolbi klarinetlerinde, Boehm sistemden yola çıkarak, sağ ve sol el küçük parmaklarına denk gelen c2 kapağı ve es2 kapağı arasına ve h1ve cis2 kapakları arasına Boehm sistemde bulunmayan “kaydırma borucukları” eklenmiştir. Oehler klarinetler öncelikli olarak Arthur Uebel ile gelişmeye başlamış, daha sonra Clemens Wurlitzer bu değişimin takipcisi olmuştur. Böylelikle Oehler sistem tüm eksik yönlerini kapatmış ve Alman klarinetçilerin tercih sebebi olmuştur.

Farklı ülke müzisyenlerinin başlatıp sürdürdüğü çalışmalar sonunda ortaya çıkan ve günümüzde halen kullanılan iki temel ekolden Boehm sistemli klarinetler Amerika, İngiltere ve Fransa’da istinasız şekilde tercih edilirken, Almanya, Avusturya ve komşu ülkelerinde Alman sistemli Oehler klarinetler tercih edildiği bilinmektedir. Alman orkestra klarinet sanatçılarının Boehm sistem klarinetleri tercih etmeme sebeplerinden biri, Boehm klarinetlerin ses rengi ve ton bakımından farklı olmasıdır. Alman klarinetçiler daha büyük ve koyu ses rengini, Boehm sistemin dar deliklerinden kaynaklanan tiz ve parlak sese tercih etmişlerdir. Klarinetlerdeki bu ses farklı obua ve fagotta da görülebilmektedir. Alman klarinetistler günümüze kadar Boehm klarinetine karşı önyargılı davranmış olsalar da birçok Alman çalgı yapımcısı Paris’te çalgı yapım eğitimi aldığından dolayı bu sistemden etkilenmişlerdir. Fransa’da alınan eğitimler sayesinde, Alman çalıcılar Boehm sisteminin avantajlarını farketmişler ve bu akımın ilk öncülerinden biri Iwan Müller olmuştur.

Çağdaş klarineti daha da geliştirip, ona yeni bir halkalı perde ve bazı yan perdeler ekleyen kişi, Fransız Obuacı Apollo Barat’dır. Sanatçı, bu perde ekleme çalışmalarının sonucu olarak, 12’lisi “Si bemol” olan “Mi bemol” perdesini, 12’lisi “Do” olan “Fa” perdesini bulmuştur.

Profesör Clinton, Barat’nın bu yöntemini kullanarak, Müller klarinetinin bazı parçalarını birleştirmiş ve “Clinton-Boehm” klarinetini yaratmıştır. “Clinton-Boehm” klarinetinin günümüzde üretimi yapılmamaktadır.

Klarinetin, temelden sorunlu olan perdeleri “Si bemol”, “La” ve “La bemol”dür. Si bemol perdesinin çift işlevli olması çalgının zayıf noktasıdır. Bu perdedeki sorunu gidermek için yapımcılar çözüm yolları aramışlardır. 1912 yılında değişik perde kullanarak, si bemol sesini ve bu sesin 12’li incedeki doğuşkanını çıkaran klarinet, Ernst Schmit tarafından üretilmiştir. Bu iki perdeyi geliştirerek entonasyon sorununa çözüm bulan kişi ise Wılhelm Heckel’dir.

1954 yılında si-bemol’e daha fazla ton ve tını kazandırmayı deneyen Hans Berninger, tril perdesini oluşturarak klarineti daha çağdaş duruma getirmiştir. Öte yandan Kaspar, başparmak ile kapatılan ses deliğinin üzerine bir halkalı perde koyarak üst oktava geçişi sağlamış ve bu oktav perdesinin kapalı kalmasına olanak vermiştir.

Rosario Mazzeo, halkalı perdeyi geliştirme yolunda çalışmalar yapmış, Denner’in la ve si bemol perdelerini kullanmıştır. Bunun nedeni, yeni halkalı perdelerle aynı sesleri elde edebilmektir. Rosario Mazzeo, geliştirdiği bu yöntemi kullanarak günümüzde çalınmasına olanak bulunmayan teknik pasajları seslendirmeyi kolaylaştırmıştır.

Bugün klarinette kullandığımız Double Böhm Yöntemi, oktav perdesinden daha çok sol elin başparmağı ile kullanılan perdeyi geliştirme amacını taşır. Bu çalışmalar ile çalgı tamamen değişime uğramasa da teknik ve estetik bir evrim geçirmiş olmaktadır.

Klarinet, tahta üflemeler içerisinde ses alanı kapasitesi en yüksek olan çalgıdır. Böhm yönteminin kabul edilmesiyle birlikte klarinet, yapım ve çalma teknikleri açısından çok gelişmiş ve ses alanının tizlere ulaşması ile bir anlamda kemanın sahip olduğu önemi kazanmıştır.

Klarinetin, üç buçuk oktavlık bir ses alanı vardır ve orta register’inde birçok tınıya rahatlıkla sahip olabilme özelliği taşır. Bu özelliği nedeniyle klarinet, piyano’ya kolayca inebilen ve Fortissimo’ya aynı kolaylıkla çıkabilen bir çalgıdır.

Berlioz’un Gevaert ve Rimsky-Korsakov’un orkestra alanındaki bilimsel incelemeleri klarinetin öbür çağdaş çalgılar kadar önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. 19’uncu yüzyıl ortalarında Hamburg kentinde Robert Volstedt, “Klarinetin sadece orkestradaki en iyi üfleme çalgı değil, aynı zamanda orkestrada geniş ve koyu tona sahip olan çalgı” olduğunu belirtmiştir.

Klarinetin sorunlarına çözüm bulma yaklaşımlarına her dönemde rastlanmaktadır. Fakat bunlar uygulama alanına zor geçirilmektedir. Bunun sebebi, çalıcıların ve bestecilerin her türlü yenileşmeye karşı tutucu yaklaşımları ve değişimlere çok açık olmamalarındandır. Örneğin, Böhm sistemi 1839 yılında tanımlanmış ancak 1890 yılında tam anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde Klosé, Müller ve Oehler’in sistemleri kullanılmaktadır. Bununla beraber klarinet üzerindeki deneme ve araştırmalar halen sürmektedir. Bu çalışmalar sonucunda klarinetin gelecekte de çeşitli değişimlere uğraması söz konusu olabilecektir.

Bach ve Haendel devrinde orkestra çalgıları arasında pek tiz notaları çıkarabilen “clarion” adlı ilkel bir trompet kullanılmıştır. Bu çalgının çıkardığı keskin acı seslere dayanamayan Mozart’ın, orkestra partisyonlarında bu çalgı için yazılmış kısımları, yeni icat edilen ve sesleri daha berrak, daha tatlı olan bir çalgıya transpoze ettiği söylenir. Klarinet, Mozart’tan önce orkestrada yer almamıştır. Yalnız Romeau, 1751’de “Acanthe et Cephise” adlı eserinde klarineti bir orkestra çalgısı olarak tesadüfen kullanmıştır. Her ne kadar Mozart’ın en gözde çalgılarından biri “bassethorn” denen bir çeşit alto klarinet ise de, bu çalgı için yazılan kısımlar bugün diğer klarinetlerin ses olanakları içinde de çalınabilmektedir ve yine Mozart, La Major Piyano Konşertosu’nun andantesinde klarinet için içli bir melodi yazmıştır.

Klarinet için yazılmış en eski bestelere Amsterdamlı Estienne Roger’in yaymladığı müzik kitaplarında rastlanır. 1732’de Walter, klarinet sesinin uzaktan tropmep gibi geldiğini belirtirken, klarinet yeni yeni tutunuyor ve gelişiyordu. Çalgı, ancak 1750 yılından sonra Manheim ve Paris Oskestraları’nda yer alabilecek duruma geldi.

Klarinetin ilk kez 1770’de Mozart’ın Paris Senfonisi ile orkestraya girmiştir. Daha sonra bütün besteciler klarinetin yüksek ses kalitesinden ve derinlemesine inen ses renginden yararlanmışlardır. Mozart’ın mMi Bemol Senfonisi’nde kullanılmasına karşın, klarinetin ancak 1812’de 13 açkılı duruma geldiği de düşünülürse, gelişmesini tam olarak sağlayamadığı kendiliğinden anlaşılır. 1800’lü yıllarda klarinetin oda orkestralarında yaygınlaşmasında Mozart’ın büyük rolü vardır. Solo olarak kullanımı 1800’lere kadar devam etmiştir.

 

Klarinet için Boehm dizgesinin uygulanmasını düşünen kişi, klarinetçi ve Paris Konservatuvarı öğretim üyelerinden Korfu (Yunanistan)’lı Elenore Klosé (1808-1880) olmuştur.

1800-1840 yılları arası, konçerto seslendirenlerin ve mekanik gelişmelerin yapıldığı yıllardır. 1812’de Paris Konservatuvarı’nda öğretim üyesi olan Ivan Müller, klarinete farklı mekanikler eklemiştir. Müller’in 13 tuşlu hale getirdiği enstrüman, Denner’in sistemine göre daha karmaşıktır.

1840 yılında, flüt ve obuada olduğu gibi, ses sistemleri için metal tuş mekanizması kullanılmaya başlanmıştır.

Klarinet tarihinde son yenilikçi Hyacinthe Klosé’dir. Paris Konservatuvarı’nda öğretim üyesi olan Klosé, Boehm Sistemi’ni klarinete uyguladıktan sonra, 1860 yılına kadar enstrüman üzerindeki mekanik gelişmeler devam etmiştir.

1860-1890 yıllarında solo eserler hemen hemen yok olmuştur. Klarnet sonatları ve oda eserleri daha çokseslendirilmiştir.

1900-1925 arasında bestecilerin artan talepleri doğrultusunda teknikte büyük ilerlemeler kaydedilmiş, klarinet radyo ve stüdyo kayıtlarında önemli yer tutmaya başlamıştır.

Perde sistemlerinin esas amacı akustiğin daha kaliteli elde edilmesidir.

Şalümo ile 1600’lerde 1.5 oktav ses genişliğiyle yola çıkan klarinet, Mozart’ın konçerto ve kuintetlerinde yumuşak ve koyu sesiyle klasik, caz ve pop orkestralarının vazgeçilmez nefesli sazı olarak günümüzde konservatuvar eğitim metodlarında ve müzik literatüründe yerini almıştır.

Klarinetin gelişmesi ve kullanımının yaygınlaşması Batıda böyle bir gelişme izlerken, Anadolu’da ve Osmanlı Devleti sınırları içindeki coğrafyada farklı bir seyir izlemiştir. Kaynaklar, 18. yy dolaylarında klarinetin atası diye tanımlanabilecek çalgıların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde farklı adlarla kullanıldığını belirtmektedir. Özellikle Güney Anadolu ve Suriye yöresinde sipsili-düdük ailesinden gelen bütün çalgılara kurnata adının verilmesi ve daha sonra bunun gırnataya dönüşmesi ilginçtir. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde 1640’larda bu bilgileri aktarmaktadır. Ne var ki klarinetin bugünkü şekliyle Anadolu’da ve İstanbul’da kullanılmaya başlanması için 1850’li yıllara gelinmesi gerekmiştir. Evliya Çelebi’nin İngiltere’de icat edildi diye yazdığı klarinetin ilkel biçimlerinin Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kullanıldığı bilenmektedir. E.Çelebi’nin bunları 1640’larda yazdığı göz önüne alınırsa, bu durum Denner’in klarinetle ilgili ilk ürününü ortaya loymasından yaklaşık 50 yıl önceye gitmektedir.

Padişah II. Mahmut, Batılılaşma hareketinin sonuçlarından biri de Osmanlı Devleti’nin en önemli müzik kurumu olan Mehterhane’nin yerine Muzika-yı Hümayun’u kurmasıdır. Müzika-yı Hümayun’un yönetimine getirilen kişi ve sonradan paşa ünvanı verilen İtalyan sanatçı Giuseppe Donizetti’dir. Klarinet, Donizetti Paşa ile önce askeri bandolarda, sonra müzikal tiyatrolar, konserler, özel dinleriler ve şenliklerlde yer almaya başlamıştır. Klarinet bunların yanında bir solo çalgısı olarak da seçkin bir dağarcığa sahiptir. Anadolu’daki sanat ve eğlence hayatı da bu etkileyici sazı hızla benimsemiştir. Günümüzde senfoni konserlerinde, köy düğünlerinde ya da meyhane akşamlarında klarinetin nağmeleri insan ruhuyla buluşmaya devam etmektedir.

Klarinetin Gelişiminde Önemli duraklar

1690 – Alma çalgı yapımcısı J.C. Denner klarineti geliştirdi ve iki oktav içinde kromatik olarak yarım seslerle çalınabilen bir çalgı durumuna getirdi.

1712 – Klarinet yapımı için bir başka çalışma Fransız kompozitör Estienne Roger tarafından başlatıldı.

 

1716 – Klarinetin ilk orkestral kullanımı Vivaldi’nin Juditha Triumphans oratoryosundadır.

1730 – Kompozitörler klarineti akıcı alt register’leri, nüansları rahat ve etkileyici yapmaları, oktav ve gamlara hâkimiyeti dolayısıyla daha fazla kullanmaya başladılar.

1740 – Üçüncü perde başparmak için eklendi. Bu perde alt register’lere inmeyi kolaylaştırmak içindi.

1749 – Rameau, Paris’te sergilenen Zoroastre operasında ilk kez klarineti kullandı.

 

1750 – Dürdüncü ve beşinci perdeler çalgı yapımcısı Barthold Fritz tarafından eklendi.

1750 – Manheim Orkestrası’nın şefi olan kompozitör Johann Stamitz kendi senfonileri için klarineti kullanmaya başladı.

 

1751 – Haydn çalışmalarında ilk kez klarineti kullanmaya başladı.

1751 – J.C. Bach ilk kez Londra’da klarineti tanıttı.

 

1757 – Klarinet için ilk konçerto Stamitz tarafından yazıldı.

1760 – Gluck klarineti operalarında kullanmaya başladı.

1770 – Bas klarinet ve basset horn icat edildi. İlk bas klarinet Paris’te G. Lot tarafından, ilk basset horn ise adı bilinmeyen bir çalgı yapımcısı tarafından yapılmıştır. Basset horn, Mozart’ın bestelediği klarinet konçertosu ve tahta üflemeli kantetinde kullanılmıştı.

1770 – Do ve si bemol klarinet ortaya çıktı. İç çapları 13-14 mm arasında değişiyordu, kamışlar darikısa ve sertti. Kamışlar 1770’lerin sonundan itibaren çam, köknar ve bazı kargılardan yapılıyordu.

1771 – Mozart, Divertimento K.113’te klarineti kullandı.

 

1776 – Haydn klarineti orkestrası Esterhazy’de kullandı.

1780 – Birçok orkestrada iki klarinetçi yer almaya başladı.

1780 – İngiltere’de klarinet kilise orkestralarında kullanılmaya başlandı.

1785 – Bek ile baril birbirinden ayrıldı.

1790 – İngiltere’de la ve si perdeleri arasına tril perdesi eklendi.

1791 – Paris’te Jean-Xavier Lefèvre klarinete 6. tuşu ekledi. Bu tuş sol elde do diyez ve sol diyez içindi.

1800 – Klarinet üflemeli orkestralarda obuadan daha önemli hale geldi.

1803 – J.F. Semiot yapılmış olan 12 perdeli klarinette hak iddia etti. Onun çalışmaları tam olarak bilinmiyordu.

1806 – Iwan Müller günümüz klarinetlerinde de kullanılan güderiyi ilk kez kullandı. Güderi parmakların yerine çalgıdaki nota deliklerini kapatmaya yarar. Müller, metal vidayı ve klarinetin taşındığı sağ parmağın konduğu yeri geliştirdi. Müller’in geliştirdiği tuşe ve mekanizma ile klarinet daha kolay çalınır hale geldi.

1808 – Kontra-bas klarinet icat edildi.

1812 – Iwan Müller 13 tuşlu klarineti icat etti. Daha sonra iyi bir entonasyon ve ton aralığı geliştirmiş oldu. 13 tuşlu klarinet daha kolay çalınabiliyordu. Buradaki 7 tuşu Müller ekledi. Sol/do, si bemol/sol, si/sol diyez, re diyez/la diyez, sol/do ve sol diyez/si tril. Tuşların ikisi sağ başparmakla kontrol ediliyordu. Müller’in klarinetlerinin ton deliklerinin çevresinde halka yoktu. Müller ayruca, klarinetlerinin delik ve tuşlarını arttırdı ve kullanışsız olan delik ve tuşların da yerlerini değiştirdi.

1818 – İlk metal klarinet yapıldı.

1820 – Alman klarinetçiler, dudaklarını kamışın dip kısmına koyarak çalarken, Fransızlar ise dudağı kamışın üst kısmına koyarak çalıyorlardı. Fransız stili daha yaygındı. İngiliz klarinetçiler de Fransız stili ile çalmaya başladılar.

1823 – Paris Operası’ndan César Janssen, tekerlekli perde sistemini icat etti. Bu sistem klarinetçilerin parmaklarını kaydırarak başka bir perdeye geçebilmelerini sağlıyordu.

1830 – Almanya’da ilk olarak La ve Si bemol klarinet üretimi denendi.

1830 – Berlioz, kullanılan en küçük boyutlardaki klarinet olan mi bemol klarineti Fantastik Senfoni’sinde kullandı.

1831 – Paris Konservatuvari kamışın yerini değiştirdi. Kamış alt kısma alındı.

1832 – Boehm flüt perdeleri için uzun mil geliştirdi.

1836 – Bas klarinet bugünkü düz biçimini ve kusursuz niteliğini kazandı. Aynı yıl Meyerbeer’in ünlü “Les Huguenots” operasının orkestrasında önemli bir parti olarak kullanıldı. Bu yeni bas klarinetin yapımcısı, daha sonra Paris’e yerleşen Adollphe Sax’tı.

1837 – August Buffet klarinetin içine yay mekanizması ile çalışan vidalar koydu.

1840 – Hyacinthe E. Klosé, Klosé-Buffet klarinetlerini geliştirdi. Bu çalgılar modern Fransız klarinetleriydi. Klarinetlerin üstüne hareketli yaylı metal halkalar koydu. Toplamda günümüzdeki gibi 17 tuş ve 6 yaylı metal halka bulunuyordu.

 

1840 – Saksafonun mucidi olan Adolphe Sax (Belçika), Müller’in klarinetlerine Boehm’in hareketli halka mekanizmasını ekledi.

1840 – Klarinetlerin ölçü ve boyutları standart hale getirildi. Gövde ağacında abanoz kullanıldı. Perdeler ise gümüş ya da pirinçten yapılmaya başlandı.

1840 – Eugéne Albert, Albert sistemli klarineti geliştirdi. Bu çalgı entonasyon ve ton bakımından Boehm klarinetlerinden daha başarılı olarak yüzyılın enstrümanı haline geldi.

1844 – Boehm, klarinetine patent aldı.

 

1844 – Berlioz’un ünlü Treatise Instrumentation’u 19. yy kompozitörlerine klarinet için nasıl partiler yazılması konusunda kılavuz oldu.

1845 – Heckel – Müller işbirliğiyle klarinetin alt gövdesinin deliklerine metal halkalar eklendi.

1846 – Almanya’da Carl Baermann, Müller’in klarinetini Münih’li çalgı yapımcısı Georg Ottensteiner ile geliştirdi. Üst gövdeye, hem la bemol hem si bemol notaları için iki ayrı perde eklediler. Klarinetçi Robert Stark ve çalgı yapımcısı Anton Osterried Boehm sistem ile yapılmış bas klarinete aynı perdeleri ekledi.

1869 – İlk kamış makinesi yapıldı.

1870 – Sert plastik bekler yapıldı.

1870 – Boehm sistem klarinetlerin popülaritesi İtalya, Belçika ve ABD’de arttı.

1885 – İngiliz James Clinton, Boosey ile beraber Müller klarinetinin bir türevini yaptı.

1890 – İspanyol Manuel Gomez, Boehm klarinetinin Londra’da daha iyi tanınmasını ve kabul edilmesini sağladı. Klarinetinde pes si bemole kadar inebilen daha geniş bir ses aralığı vardı. Do diyez/sol diyez, la bemol/mi bemol geçişleri için sol ele ek perdeler konulmuş, mi bemol/si mebol geçişi için 7. bir perde eklenmişti.

1900 – Berlinli müzikolojist Dr. R.H. Stein komalı tona (quarter-tone) sahip bir klarinet yaptı. Fakat bu çalgı ortadan kayboldu.

1930 – Plastik ve pleksiglas bekler üretildi.

1952 – S-K mekanizması asıl ses perdeleri için ayrı delikler ve perdeler, si bemol sesi için de bir rezonans perdesi içerir. Bu perdeler sayesinde 3. oktav seslerinde ve alto rejisterlerinde seslerin entonasyonunun daha iyi olması sağlanmıştır.

1954 - Hans Berninger, tril perdesini oluşturarak klarineti daha çağdaş duruma getirmiştir.

1954 - Kaspar, başparmak ile kapatılan ses deliğinin üzerine bir halkalı perde koyarak üst oktava geçişi sağlamış ve bu oktav perdesinin kapalı kalmasına olanak vermiştir.

Günümüzde klarinet mekanizmasının işleyisi

Başta J.C. Denner olmak üzere Jean Xavier Lefevre, Theobald Boehm, Iwan Müller, Hyacinthe E. Klose, Adolph Sax ve Oskar Oehler tarafından denemeleri yapılan kapak, yüzük, anahtar ve ses deliklerini doğru noktalara açma çalışmalarının uzun süreci sonunda, günümüzde halen kullanılan iki farklı sisteme sahip klarinet meydana gelmiştir.

Bunlardan biri 1900’lü yılların başında Türk musikisine “Klarinetçi İbrahim” tarafından tanıtılan ve halk arasında “gırnata” olarak bilinen, Oehler sistemden geliştirilmiş olan “Albert” klarinet, diğeri ise Türkiye’de halen klasik batı müziği eğitimi veren konservatuarlarda kullanılan ve Cumhuriyet döneminde Fransa’dan davet edilen müzisyenler tarafından ülkemize tanıtılmış olan Boehm sistemli klarinetlerdir.

Amerika, İngiltere ve Fransa’da istinasız Boehm klarinetleri kullanılırken, buna karşıın Almanya, Avusturya ve komşu ülkelerinde Alman sistemi tercih edildiği bilinmektedir. Alman orkestra klarinet sanatçılarının Boehm sistem klarinetleri tercih etmeme sebepleri birçok kaynakta ortak bir görüşte birleşmektedir. Bu farklılıklardan biri, Boehm klarinetlerin ses renginin daha açık ve parlak olması, diğeri ise Boehm sistemin daha sade mekanizması olmasına karşın, küçük parmakların anahtar değişiimi sırasındaki kaydırma işlemi için gereken “rollen sistem”in Boehm klarinetlerde bulunmamasıdır. Alman klarinetistler günümüzde halen daha koyu bir ses rengine sahip olmalarından dolayı Oehler sistem klarinetleri tercih etmektedirler. Klarinetlerdeki bu ton farkı Alman ve Fransız üretimi olan obua ve fagotlarda da görülebilmektedir.

Boehm ve Oehler sistem ve tını olarak birbirlerinden kolayca ayırt edilebilmekle beraber, senfonik orkestra yapısı içindeki görevleri bakımından ortak göreve sahiptirler. Rimsky Korsakov, orkestrasyon üzerine yazdığı kitabında senfonik orkestraların dört ana tahtalı çalgısından biri olan klarinetin, orkestra içindeki görevine ve klarinetin çaldığı melodilerin psikolojik etkisine değinerek, bu çalgının ses rengi ve etkisi bakımından yumuşak, etkileyici, homojen; major melodilerde neşeli, düşünceli veya coşkulu; minör melodilerde ise acıklı, derin, ateşli ve dramatik bir karakter ile etki bıraktığına değinmektedir.

Romen ve Anglosakson ülkelerinde Boehm klarinetlerinin farklı türevlerinin kullanılıp, kabullenilmesi sıkıntılı ve uzun süreçli olmuştur. İlk başlarda bu çalgıya karşı bir tavır sergiledikleri için Boehm sistemin yer edinmesi uzun yıllar gerektirmiştir. Yeni sisteme sahip klarinetler kullanılmasına rağmen ilkel klarinetler de varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Alman klarinetçiler uzun süre Boehm sisteme karşı önyargılı olmalarına rağmen, Fransa’da çalgı yapım eğitimi aldıkları bilinen Alman müzisyenler ve çalgı yapımcıları sayesinde Boehm sistemden etkilenmişlerdir. Bu sistemin sağladığı avantajları fark edip uygulayan ilk çalgı yapımcısı ise Iwan Müller olmuştur.

Üstte Boehm, altta Oehler (Alman) sistemi klarinet

Türkiye’de klarinet

Ülkemizde ilk kez 1820’li yıllarda Alman sistemi klarnetlerin kullanıldığı bilinmektedir. Bugün kullanılan Boehm sistem ise 1854 yılında İstanbul’a getirilmiştir.

Türkiye’de çok sesli Batı müziğinin ilk örnekleri Osmanlı Sarayı’na dışarıdan gelen konuk orkestra ve opera dinletileriyle başlar. Bunlar, müzikli oyunlar, orkestra konserleri, opera temsilleri, bale ve koro topluluklarıdır. 1543'te imzalanan Osmanlı- Fransız antlaşmasından sonra Fransa Kralı I. François tarafından Kanuni Sultan Süleyman’a bir orkestra gönderilmesi bu durumun en güzel örneğidir. Bu orkestra sayesinde Osmanlı imparatorluğu Avrupa müziği ile ilişki kurmuş ve özellikle II. Mahmut döneminde mehterhane’lerin yerini 1831’de Osmanlı saray bandosu ve müzik okulu almıştır. Ayrıca aynı yıl içinde Muzika-i Hümayun adı verilen müzik örgütü kurularak başına ünlü İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti'nin kardeşi Giuseppe Donizetti (1788-1856) getirilmiş ve batılılaşma çabasının simgesi sayılan Muzika-i Hümayun’da verilen klarinet eğitimi, okulun en önemli başarılarından biri olmuştur.

Giuseppe Donizetti, bandoyu geliştirmek için Mehterhane müziğinde hiç yer almamış üfleme çalgıları İtalya’dan, her üfleme çalgı için öğretmenleri de Avrupa’dan İstanbul’a getirterek yeni müzik örgütünün gelişmesini hızlandırmıştır.

Aslında klarinet ilk kez, Nazır Enver Paşa tarafından mehter takımında kullanılmak üzere ülkemize sokulmuştur. Çalgı, bu toplulukta zurnanın ve kavalın yerini alarak Türk müziğinde ve halk oyunlarında kullanılmaya başlanmıştır.

Klarinet, 19’uncu yüzyılın ilk yarısında saray bandosuna katılmış ve aynı yüzyılın ortalarında oluşmaya başlayan Muzika-i Hümayun orkestrasında da etkili biçimde yer almıştır. Değerli müzikbilimci Mahmut Ragıp Gazimihal, “Musiki Sözlüğü”nde, o günlere ilişkin olarak şu bilgiyi vermektedir:

“ Muzıka-i Hümayun orkestrasının en önemli klarinet sanatçısı olan Mehmet Ali Bey, kendisini bir yabancı hocanın yetiştirdiğini, fakat adını anımsayamadığını söylemiştir. Kendisini yetiştirenin, belki çok genç olması nedeniyle Muzıka-i Hümayun’da “Tüysüz” takma adıyla anıldığından bahsetmiştir. Gazimihal, “Tüysüz”ü İstanbul’a gönderenin Klosé olabileceğini de belirtmiştir.”

Mehmet Ali Bey, Zati Arca’yı, O da ünlü ozanımız Orhan Veli’nin babası Veli Kanık’ı yetiştirmiştir. Veli Bey’in öğrencisi ise Türk bandoculuğuna büyük hizmetler vermiş olan İhsan Servet Künçer’dir. Adı geçen bu klarinetçilerimizin ustalığı, yabancı müzikçilerin de hayranlığını kazanmıştır.

İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda yetişen Hayrullah Duygu, 1939’da Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda göreve başlamış, aynı zamanda Ankara Devlet Konservatuvarı’nda klarinet öğretmenliği yapmıştır.

Duygu’nun yetiştirdiği öğrencilerin en önemlisi Aykut Doğansoy’dur. Hocasının emekli olması üzerine Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ders vermeye başlayan Doğansoy, orkestralarımıza son derece değerli klarinetçileri kazandırmıştır.

19’uncu yüzyılda Muzıka-i Hümayun’da tanık olunan olayın benzeri, 1960’tan sonra İzmir Devlet Konservatuvarı’nda da yaşanmıştır. Fransa’dan yabancı uzman olarak konservatuvara getirilen Alain Boeglin, yaklaşık on yıl içinde bu kurumda çok değerli klarinet sanatçıları yetiştirmiştir.

Buraya dek özetlenen gelişmeler, Türk klarinetçiliğinin ulaştığı üstün düzeyi göstermektedir. Gazimihal bu durumu, “Türk Klarinet Okulu” ya da geleneği olarak nitelendirir. Kısaca söylersek, 19’uncu yüzyıl ortalarından 2000’li yılların başına dek yetişen klarinetçilerimiz, ülkemizin iftihar ettiği sanatçılarımızdır.

19’uncu yüzyılın sonlarında yaygınlaşmaya başlayan klarinet, halk tarafından da benimsenmiş, birçok yörede zurna yerine kullanılmıştır. Klarinet’in bir diğer adıyla Gırnata’nın zurna’nın yerini almasında çingenelerin ve çingene çalgıcıların etkisi büyük olmuştur. Bunun nedeni, “Kıpti” zurnacıların, zurnayı bırakarak klarinet (gırnata) kullanmaya başlamalarıdır.

Balkan bölgesinin ,Trakya, Marmara ve Ege bölgesinin çalgı topluluklarının yöresel versiyonlarına uyarlanan sol klarinet, yörenin vazgeçilmez çalgısı olmuştur. Üfleme teknikleri, çeşitli dudak ve farklı parmak pozisyonları ile zurna ailesinden ayrılan bu çalgının delikleri ve akordu fabrikada ayarlanmış, perde delikleri Türk makam sistemine göre pozisyonlandırılmıştır.

Türkiye’de, “ gırnata ” ya da “ kurnata” olarak da bilinen klarinet, Türk müziği, klasik müzik, halk müziği, halay, zeybek müzikleri ve çengi müziklerine güç kazandırarak, tüm balkan yörelerinin ve çalgı topluluklarının vazgeçilmez bir çalgısı haline gelmiştir.

Perde sistemi

Klarinette iki çeşit perde sistemi kullanılır. Boehm sistemi klarinet, 1830 yılında Boehm tarafından geliştirilmiştir. Bu sistemin oluşturulmasında perde yapısının rahat kullanılmasından çok akustiğin oluşmasına önem verilmiştir. Eski sistemin asıl sorunu ve teknik alandaki yetersizliği de düşünülerek Boehm sistemi klarinet oluşturulmuştur. Bu sistem klarinet, saksafon ve obuada kullanılmış, fagotta melez olarak kullanılmıştır.

Albert sistemde çapraz parmak pozisyonu kullanılır. Boehm sisteminde ise parmak kullanımı farklıdır. Albert sistemi daha çok Almanya, Türkiye ve Balkanlarda yeğlenir. Albert sistemi klarinette saksafonda olduğu gibi silindir delikler de vardır. Albert perde sisteminin, Boehm sisteminden önce yaygın bir kullanımı bulunmaktaydı.

Klarinet ailesi

Dünya üzerinde temel olarak iki farklı mekanizma kullanılmakla beraber, klarinet ailesinin genişlemesi de bütün yenilik çalışmalarının sonucunda kaçınılmaz olmuştur. Günümüzde klarinetlerin pek çok farklı tonalitede üretilmiş modelleri müziğin farklı alanlarında yer almaktadır. Bu ailenin fertlerinden A, B, Es ve C tonaliteli klarinetler klasik müzik orkestralarında rahatlıkla kullanılmaktadır. Ayrıca bas klarinet ve saxofonlar da orkestralarda çeşitli eserlerde görev alabilmektedir.

Klarinet tüm tahta çalgılar içerisinde en geniş aileye sahip olan çalgıdır. Klarinet ailesi içinde J.C. Denner ve daha sonraki çalgı yapımcılarının üzerinde çalışğı modellerden en çok B tonaliteli karinetler ön plana çıkmıştır. B klarinet, aktarımcı (transpoze) bir çalgı olmasıyla birlikte, orkestra ve solo eser literatürü oldukça geniştir ve ülkemizde klasik müzik eğitimi veren konservatuvarlarda tercih edilmektedir. Klarinetler içerisinde aktarımcı olmayan tek çalgı C tonaliteli olanlardır. Orkestra partitürlerinde B klarinet partileri sol anahtarlı portelerde, eserin tonalitesinden bir tam ses yukarıdan yazılmakta, böylelikle B klarinetin çaldığı parti ile eserin tonalitesinin aynı duyulması sağlanmaktadır.

Çeşitli tonalitelerdeki klarinetlerin yaklaşık gövde uzunlukları ve yazılan notaya göre transpoze duyum aralıkları şöyledir :

Senfonik orkestralarda en sık tercih edilen klarinet çeşitlerinin ses alanı ve transpoze duyum aralıkları şöyledir :

Klarinet ailesi çok kalabalıktır :

1.   Mi bemol küçük klarinet : yazılan notanın küçük üçlü ince sesini duyurur.

2.   Re küçük klarinet * Do klarinet : yazılan notanın aynısını duyurur.

3.   Si bemol klarinet : yazılan notanın büyük ikili kalın sesini duyurur.

4.   La klarinet : yazılan küçük üçlü kalın sesini duyurur.

5.   Basset horn (Fa klarinet) : yazılan notanın tam beşli kalın sesini duyurur.

6.   Mi bemol alto klarinet : yazılan notanın büyük altılı kalın sesini duyurur.

7.   Si mebol bas klarinet : yazılan notanın büyük dokuzlu kalın sesini duyurur.

8.   La bas klarinet : yazılan notanın 2 oktav ve büyük ikili kalın sesini duyurur.

Bu klarinetlerin tümünün çalınışı aynıdır. Birini iyi öğrenen, çok kısa bir alışma süresinden sonra diğerlerini de çalabilir.

Orkestrada sürekli olarak kullanılanlar :

1.   Mi bemol küçük klarinet

2.   Si bemol klarinet

3.   La klarinet

4.   Si bemol bas klarinet

Bunların da dördü birden her yapıtta kullanılmaz. Besteciler genellikle iki si bemol klarinet kullanırlar. Üçlü orkestra kuruluşunda ise bunlara bir de bas klarinet eklenir. Daha büyük orkestralarda mi bemol ve bir si bemol klarinet daha eklenebilir.

Mi bemol klarnet (pikolo klarinet),, ailenin en küçük çapta yapılmış üyesidir. Pikolo klarnet ya da küçük klarnet olarak adlandırılan ve çok parlak bir sese sahip olan bu klarnet si bemol klarnetten bir dörtlü daha tizdir. Nefesli sazlar için yazılmış orkestra eserleri ve bandoların vazgeçilmez unsurudur. Büyük orkestralarda nadiren kullanılır.

Mi bemol klarinet çok küçük (45 cm), ancak çok parlak ses rengine sahiptir. Pikolo flüt kadar parlaktır. Üst oktavlarda trompeti andıran bir tınısı vardır. İki tür pikolo klarinet vardır : mi bemol klarinetin yanı sıra çok az bulunan bir çalgı olmasına karşın re klarinet. İşleyişleri tamamen aynıdır. Mi bemol klarinet çalan bir klarinetçi, re klarinet için yazılmış bir partiyi yarımperde aşağıdan okursa bestecinin istediği sesleri elde etmiş olur. Mi bemol klarinet, daha çok orkestra eserlerinde olmakla beraber, zaman zaman klarinet topluluklarında da yer alır.

Si bemol klarinet, klasik orkestralar, caz orkestraları, askeri bandolar, oda müziği grupları gibi yaygın kullanım alanına sahiptir. Sesi daha yumuşak ve kusursuzdur. 3.5-4 oktavlık ses genişliği sayesinde bir çok esere yanıt verebilir. Kemanlar için bile çalınması zor olan tiz oktavlara çıkabilip hızlı ezgi çalabilme yeteneği sayesinde si bemol klarinet hemen her orkestrada görülür. Si bemol klarnetin çaldığı notalar piyanoya göre bir büyük ikili aşağıdan duyulmaktadır.

La klarinet, yumuşak bir ses tonuna sahiptir. Senfonik orkestralar dışında pek kullanılmaz. Si bemol klarinete çok benzer. Boyu biraz daha uzun, ses rengi biraz daha koyudur. Ses genişliği ve çalınışları aynıdır. Si bemol klarnetten yarım ses aşağıda duyulduğu için biraz daha uzun çaptadır. Çalınan notalar piyanoya göre bir küçük üçlü aşağıdan duyulur. Si bemol klarinetin yarım ton altında ses verir. Si bemol klarinet, yazılı olan notanın büyük iki kalınını, la klarinet ise küçük üçlü kalınını seslendirir. Çoğu orkestralarda kemana uygun yazılmış pasajlar la klarinet ile seslendirilir. Besteciler bu iki klarinet türünden birini kullanır. La klarinet seçimi şunlara bağlıdır :

-      Daha koyu bir ses rengi isteniyorsa

-      Yapıtta çok fazla diyez varsa

-      Klarinet partisinin en kalınından do diyez sesinin kullanılması gerekiyorsa

Sol klarinet Türk Müziği’de kullanılan klarinet çeşididir. Türk klarinetçileri ses rengi ve transpozisyon rahatlığı sebebiyle sol klarnetin Albert sistemini tercih etmektedirler. Türkiye’de ve Balkan ülkelerinde kullanımı oldukça yaygındır.

Türk müziğine uygun olan klarnetin sol klarnet olduğunun düşünülmesidir, ama aslında sol klarnetten çok, Albert sistem ve onun tuş diziliş sistemi Türk müziğine uygundur. Bu klarnetin Batı’da şu an çok fazla talep görmemesinin nedeni, bizim müzik sistemimizin farklı oluşudur.

Alman çalgı yapımcıları tarafından üretilen sol klarnet, daha çok Türk Müziği icra eden klarnetçilerin tercihidir. Albert sistemi sol klarnetin neden tercih edildiği konusunda farklı düşünceler vardır. Ancak genel düşüncelerden biri, Albert sistemi klarnetin farklı bir sistem olan Boehm sistemine göre daha az pozisyon içermesidir. Albert sisteminin özellikle, Türk Miziği icra ederken ve komaların seslendirilmesinde esneklik ve kolaylık sağladığı düşünülmektedir. Sol klarnetin icrası daha çok Türk Miziğinde yaygın olduğu için Avrupa’nın birçok yerinde bu klarnet “Turkısh Clarinet” adıyla anılmakta ve tanınmaktadır.

Klarnette Türk Müziği icra edilmesi, diğer Türk Müziği geleneksel çalgılarına göre daha güçtür. Çünkü klarnetin perde yapısı geleneksel Türk Müziği çalgılarından farklıdır. Örneğin tambur ya da kanun, Türk Müziğini rahatlıkla seslendirebilecek perde yapısına sahiptir. Yani tonal sistem içinde yer alan seslerin (komaların) bu çalgılarda sabit perdeleri mevcuttur. Bu perde sisteminden farklı bir yapıya sahip olan klarnette ise, Türk Müziği seslendirilirken en önemli etken icracının duyumudur. Klarnet icracıları genellikle, dudak faktörünü (gevşetip-sıkma) kullanarak komaları seslendirmektedir.

Klarnet, Türk Müziğinin geleneksel çalgıları arasında büyük bir uyum sağlamış ve renkli bir çalgı olarak kullanılmıştır. Türk Müziği icrasında – özellikle köçekçeler, sirtolar, oyun havaları ve fasıllarda- önemli bir yere sahip olup, farklı bir yorum sağlamaktadır. Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği icralarında sıklıkla kullanılan klarnet, özellikle zurna ve meyin yerine (veya onlarla birlikte) birçok yörede tercih edilmektedir.

Balkanlar’da da yaygın olan bu klarinet Albert perde sistemine göre üretilir. Boehm klarinete göre daha gevşek bir ton yapısına sahiptir. Klarinetin 1828 yılllarından itibaren İstanbul’da Muzika-yı Hümayun’da kullanılmaya başlamasından sonra, klarinetin Türk müziğine uyarlanan biçimi olan “sol klarinet” ya da “Türk klarineti”nin yapımı ve gelişme özellikleri konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olunmamakla beraber, sol klarinetin ne zaman ve hangi aşamalardan geçerek bugün kullanılan biçimin aldığı genel hatlarıyla bilinmektedir. Bu konudaki kabul gören görüş şöyledir : Muzika-yı Hümayun’da kurulduğu zamandan itibaren kullanılan ve artık benimsenmiş olan klarinetin kullanım alanı burasıyla sınırlıydı. Diğer tarafta ise Klasik Türk Müziği kendi klasik sazlarıyla çalınıp söylenmekteydi. Klasik Türk Müziği sazları olarak nitelenen ud, ney, kanun, tambur ve kemençenin saray bahçelerinde, köşklerde ve diğer açık hava eğlencelerinde yetersiz kalmaları sonucu yeni arayışlar içine girildi. Muzika-yı Hümayun’da çalınan ve sesinin gürlüğü, parlaklığıyla çok beğenilen klarinetin fasıl müziğine ve Klasik Türk Müziği’nin diğer formlarına katılması düşünüldü ve bununla ilgili denemelere girişildi. Sonuçta, klarinetin katılmasıyla açık hava eğlenceleri ve fasıl müziği farklı bir zenginlik kazandı; o tarihten sonra da vazgeçilemeyen temel sazlar arasına katıldı.

Bu önemli yeniliği Türk müziğine kazandıran “Arap” lakaplı ve “Klarnet İbrahim Efendi” olarak ünlenen klarnet üstadı İbrahim Efendi’nin önce do klarineti kullandığı, sonra da si bemol klarineti çaldığı söylenmektedir. Daha sonra İbrahim Efendi eline geçen bir la klarinetin akordunun Türk müziğine diğerlerine göre daha çok uyduğunu fark etmiş, bu klarinetin üzerinde çalışarak ona teni ilaveler yapmış, bunu Buffet firmasına sipariş ederek bugün kullanılan sol klarinetin ilk örneğini elde etmiştir.

Türk müziğinde kullanılan temel akort esas alınarak geliştirilen sol klarinet sayesinde klarinet sanatçıları gerek parmak pozisyonları kullanabilme, gerekse toplu icrada kullanılan diğer çalgılarla eşit frekansta eser seslendirme olanağına kavuşmuşlardır.

Sol klarinet ve si bemol klarinetin perde sistemleri birbirinden farklıdır. Sol klarinetin perde sistemi piyano gibidir, kromatik olarak çıkar, her ses için bir perde ya da delik bulunur. Si bemol klarinete göre bir buçuk ses daha pestir.

Mi bemol alto klarinet, daha çok oda müziğinde kullanılır. Genellikle bas klarinetle birlikte kullanılması yeğlenir. Çoğunlukla kuartetin üçüncü çalgısı yerine ya da onun tamamlayıcısı olarak kullanılır. Mi bemol ses tonundan duyulup, mi bemol klarinetten bir oktav aşağıdadır. Küçük klarnet topluluklarında bas klar,net ile kullanıldığında mükemmeldir. Diğer klarnetlerin aksine kullanırken taşınabilmesi için boyun askısı gereklidir. Bazı modellerinin bas klarinet gibi ayaklığı vardır.

Si bemol bas klarinet, klarinet ailesinin en özel ses rengine sahip üyelerinden biridir. Bas klarinetlerin de en yaygın olanıdır. Eskiden bazı besteciler la bas klarinet için yazmışsa da, bu durum geçerliliğini yitirmiştir. Si bemol soprano klarinetin bir oktav altında ses verir.  Kalın do ya kadar inmesine imkan tanıyacak bir perde düzeneği vardır. Sesi oldukça gür ve kalındır. Büyük orkestralarda sıklıkla kullanılır. Bando ve klarnetten orkestralarının da vazgeçilmez çalgısıdır. Çok büyük ve ağır olduğundan gövdesine bağlı bir ayaklık vardır.

Günümüzde bazı bas klarinetlerde mi bemol hatta do ek perdesi vardır. Boru uzunluğu ortalama 3 metre olan bu çalgı bir pik yardımıyla yere dayanarak çalınır. En çok kullanılan bas klarinet si bemol olmasına karşın, la, do ve mi bemol bas klarinetler de vardır.

Si bemol normal klarnetten iki oktav daha aşağıdan başlar. Bu çalgının boyu yaklaşık 150 cm. olup ağaçtan yapılmaktadır. Büyük ve hacimli olması nedeniyle sesi de oldukça kalındır. Senfonik eserlerde nadiren kullanılır. Çoğu orkestranın bünyesinde de bulunmaz.

Bassette horn, büyüklüğü alto klarinete yakın, soprano si bemol klarinet ile bas klarinet arasında bir ses alanına sahiptir. Fa tonundadır, zaman zaan la tonunda olanları da üretilmektedir. Bazı klarinet parçaları dışında pek kullanılmaz (Mendellssohn’un “Duo Concertant” ya da Mozart’ın “Grand Partitaésı gibi).

Bir klarinetçinin zaman zaman orkestral bir eserde, si bemol, la ya da mi bemol klarinet arasında geçiş yapması gerekebilir. Bu değişiklik için gereken süre pek çok eserde birkaç ölçülük susla ayrılır. Pikolo klarinetin alt ses alanları cılız olmasına rağmen kullanışlıdır. En yukarıda kalan ses alanı ise iyice keskindir. Tiz seslerde rahatça bir solo çalgı olarak kullanılabilmesinin yanı sıra, zaman zaman flütü, kemanları, hatta trompeti bile tiz seslerde destekleyebilecek mükemmel bir katlama çalgısı olarak düşünülebilir. Tizlerde içe işleyen bir ses rengine bürünür, sivri bir staccatosu, etkili bir legatosu, hangi ses alanında kullanılırsa kullanılsın başarıyla kullanılabilen geniş gürlük olanakları vardır.

Bunların dışında başka klarinetler de vardır. Kontrabas klarinet si bemol tondadır ve bas klarinetin bir oktav altında ses verir. Orkestra eserlerinde nadiren yer alsa da hantal ve pahalı bir enstrüman olmasından dolayı çok az kullanılır.

Wagner’den 20. yy’a dek orkestra içindeki klarinet sayısı giderek artmıştır. Mi bemol klarinetle bas klarinete ek olarak kimi zaman üç ya da daha fazla sayıda klarinetin kullanılabildiği görülebilir. Bu durumda klarinet partileri çiftler halinde tek satıra yazılır.

Pek çok teknik klarinet üzerinde başarıyla gerçekleştirilebilir. Klarinet üzerinde yapılamayan tril yoktur. Özellikle üst ses alanlarında glissando rahatlıkla uygulanabilir. Üfleme şeklinin değiştirilmesiyle komalı seslere dalgalanma sağlanabilir. Şalümo ses alanındaki alt sesler (dip sesler – subtones) çok hafif çalındıklarında çok uzak ve uçucu bir etki bırakırlar.

Ses genişliği – Akustik Yapısı

Klarinetin sahip olduğu geniş ses alanına ait oktav numaraları, bazı kaynaklarda farklılık gösterebilmektedir. şŞlümoların yapısını ve ses alanları ile ilgili bilgileri sunmadan önce, klarinet tarihçesi aktaran kitaplar arasında önemli bir konuma sahip olduğu bilinen Die Klarinette (Kroll, Oskar, 2001, Baerenreiter) kitabının anlatım sisteminde izlenen yönteme bağlı kalınarak oluşturulan “klarinette register kodlama tablosu” ile aşağıda sunulan bilgilerin daha açık ve anlaşılır olması amaçlanmaktadır. Ayrıca bu tabloda İngiliz nota yazım sistemine göre ”B” harfi “si naturel”i temsil ederken, Alman nota yazım sisteminde “B” harfinin “si bemol” sesini, “H” harfinin ise “si naturel” sesini temsil ettiği ilkesi esas alınmıştır.

Bu çalgının ses sınırı kalın e sesinden başlayıp dördüncü oktav c sesine kadar çıkmaktadır. Dört oktav ve bir altılı ses aralığı, yedi ayrı başlık altında gruplandırılmaktadır.

Ağaç üflemeli çalgılar boru yapısı bakımından birbirlerinden oldukça farklı sınıflandırılabilmektedir. Bu farklı yapıları, iki ucu açık silindirik borular, bir ucu açık bir ucu kapalı silindirik borular ve konik yapılı borular olarak sıralayabiliriz. Boru yapıları sesin oluşumundaki akustik yapıyı doğrudan etkileyen unsurlardan biridir. Buna bağlı olarak temel titreşim elementi ve uyarma mekanizması değişiklik göstermektedir. Çalgıların yapısına bağlı olarak sesin oluşumu için gerekli hava kolonu uyarma işlevi kimi çalgılarda kenar sesleri, kimi çalgılarda kamış sesleri, kimi çalgılarda ise çift kamış sesleriyle gerçekleştirilir. Bir borudan oluşan durağan dalgayı sürdürmek için çalıcının sürekli enerji göndermesi gereklidir. Gönderilen bu enerji çalgıda iki farklı yere harcanır. Enerjinin çoğu hava sütunuyla çeperler arasındaki sürtünme sonucu ısıya dönüşür ve gövdeyi belirgin şekilde ısıtır. Geri kalan enerji ise akustik enerji halinde çevreye yayılır. Fakat akustik enerjiye dönüşebilme oranı ağaç üflemeli çalgılarda %2 kadardır. Tahta üflemeli çalgılarda akustik enerji, bakır çalgılardan farklı olarak, borunun üzerinde bulabildiği açıklıklardan dışarı yayılma isteği gösterir. Bu durumda enerjinin büyük kısmı ağızlığın altındaki ilk açıklıktan, kalanı da ikinci açıklıktan çıkacaktır. Böylelikle gövde boyunca daha aşağıdaki deliklerin kapatılması veya açılması akustik enerji yayılımını fazla etkilemez. Bu bakımdan tahta üflemeli çalgılarda kalak kısmının, bütün delikler kapatılıp akustik enerjinin çıkacağı ilk nokta haline dönüşmediği sürece, sanıldığından daha az önemi vardır. Bu durum tahta üflemeli çalgılarda kalak kısmına sürdin takılarak sesin hafifletilmesini engellemektedir. Bir ucu açık silindirik boru yapısına sahip olan klarinette bulunan parmak delikleri borunun biçimini, dolayısıyla da titreşim modlarının frekansını değiştirir. Ağızlık da yüksek frekanslı modları etkileyerek sesin tınısını değiştirir. Ağızlıktaki hava boşluğu, kapalı veya açık parmak delikleri, çanın varlığı gibi etkiler az da olsa klarinetin akustik özelliğini ayrı ayrı etkilemektedir. Yani 47,6 cm boyunda silindirik bir boruya ağızlık takıldığında oluşan rezonans frekanslarıyla, gerçek bir klarinetin rezonans frekansları, yan tarafta açılmış olan ses delikleri sayesinde değişkenlik göstermekte, böylece klarinete has bir tını oluşmaktadır. Kalak kısmı yüksek frekanslı seslerin yayılmasını kolaylaştırmakla beraber yan taraftaki delikler de kalakla bir nevi aynı görevi görür. Tiz sesler yan deliklerden pes seslere göre daha yüksek bir verimle yayılır ve böylece algılanan ses yüksek frekanslar bakımından zenginleşir.

Gövde üzerinde açılan ses deliklerinin amacı içerideki hava sütunun boyunu değiştirerek farklı frekanslı titreşimler yapmasını sağlamaktır. Açılan deliğin çapı yeterince büyükse delik gövdede açık bir uç gibi davranır ve deliğin olduğu yerde bir basınç düğümü oluşur. Fakat deliğin çapı çok küçükse (çap < 0,02 mm ise) borunun içindeki hava sütünün titreşimini etkileyemez veya çok az etkiler. Boruyu bir çalgı haline getirmek için açılması gereken yan delik sayısı, borunun özelliklerine bağlıdır. Klarinette diyatonik diziyi çalmak için temel olarak yedi delik gereklidir. Çünkü tek ucu açık olan klarinette çift selenler oluşmaz. Böylece flütte olduğu gibi aşırı üflemeyle ikinci oktava geçmek için de ayrıca bir delik gereklidir. Klarinette yalnız dudak basıncıyla register değişimi yapmak neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle çalıcıya yardım etmek için gövdenin üst kısmına doğru, yaklaşık 1,5 cm uzaklığında bir delik açılmış ve bu delik “çalma açkısı” (register anahtarı) denen bir kapakçıkla kapatılmıştır. Bu delik “açık uç” gibi davranamayacak kadar küçüktür fakat deliğin varlığı temel frekansını biraz kaydırır ve üçüncü oktavı uyararak geçişi kolaylaştırır. Bu nefes deliği g1 sesinden yukarıdaki notaların çalınması sırasında açık tutulur. Bazı üflemeli çalgılarda ağızlıktan uzaklaşıldıkça deliklerin arasının açıldığı ve delik çaplarının büyüdüğü görülür. Bunu sebebi, konik yapılı borularda deliklerin açık uç gibi davranabilmesi için borunun kesit alanıyla orantılı olarak delik alanının da büyümesidir. Bu sebepten dolayı silindirik borularda (flüt gibi) delikler aynı büyüklüktedir. Klarinette ise esas gövdenin kesit alanı her yerde aynı olmasına rağmen, kapalı deliklerin bulunduğu yerlerdeki etkin kesit alanı, borunun “et kalınlığı”yla orantılı olarak, biraz daha büyüktür. Delikler de buna göre ayarlanır.

Klarinette ses oluşumunu etkileyen bir diğer unsur ise ağızlık-kamış ilişkisidir. Kamış yapıları veya ağızlık kısımları birbirlerinden oldukça farklı olmakla beraber tüm kamışlı çalgılarda (tek veya çift kamışlı çalgılar) ses oluşumu kamışın ileri geri salınımıyla başlamaktadır. Çift kamışlı çalgılarda salınım hareketi, karşılıklı duran kamış parçalarının içeriden geçen havayla birbirlerini itmesi ve hava basıncıyla orantılı şekilde titreşmesiyle gerçekleşmektedir.

Klarinette ise kamışın vibrasyonu, klarinet içindeki havanın akışını etkiler ve vibrasyon, klarinetin içindeki havanın titreşimi ile kontrol edilir. Bu durumda vibrasyon ve hava akımı birbiriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu durum tüm tahta üflemelilerde olduğu gibi klarinette de, kullanılan kamışın titreşimlerinin hava sütununu titreşime zorlamasına, fakat sonuçta baskın gelen hava sütununun kamışı kendi öz titreşimlerine uydurmasına sebep olmaktadır. Kamış ile ağızlığın uç noktaları arasından basınçla geçen hava, kamışı iter ve küçük bir girdapla ilerleyerek klarinetin ana gövdesine dolar. Harekete geçmiş olan kamış, Newton’un “etki tepki” yasasına bağlı olarak bu itilmeye karşılık verir ve sesi oluşturan titreşimler için gerekli salınım kamışta oluşmaya başlar. Kamışın genliği, içeri gönderilen hava yoğunluğuna bağlı olarak kolayca artıp azalabilen bir yapıdadır. Buna bağlı olarak da klarinet diğer kamışlı çalgılar içerisinde en kolay nüans yaratabilen çalgı konumundadır. “Tek ucu açık boru” yapısına sahip olan klarinetin gövdesine giren hava, silindirik gövde boyunca bir hava kolonu oluşturarak kamışın başlattığı salınımı, içeride devam ettirir ve klarinete özgü karakteristik tını gövdede oluşmaya devam ederek kalak kısmına kadar taşınır.

Bas klarinet modellerinde bu durum uzayan gövde boyuyla beraber titreşecek olan alanın uzaması anlamına gelir. Böylelikle titreşimlerin frekansı orantılı şekilde boruya yayılarak kamışın salınım sayısı düşer ve daha kalın sesler çıkmasına sebep olur. Bu durum tüm yaylı, üflemeli ve vurmalı çalgılarda aynıdır. Klarinetin armonik skalasının diğer tahta çalgılardan farklı sıralandığını görürüz. Klarinetlerde birinci register ile ikinci register arasındaki geçiş için kullanılan register anahtarı ile 12 tam ses yukarı geçildiği bilinmektedir. Yani klarinet dışında tüm çalgılarda oktav anahtarı tam sekiz ses yukarısını verirken klarinetlerde bu aralık 12 tam sestir. Bu geçiş, klarinet anahtar sisteminde küçük parmaklara extra dört ya da beş anahtar ve her iki elin işaret parmağının orta eklemine denk gelen yardımcı kapakçıklarla donatılmış oldukça komplike bir mekanizma gerektirir.

Klarinette çift kamışlılardan farklı olarak titreşen tek kamış ligatür ile ağızlığa geniş bir noktadan bağlanır. Bu durum kamışın titreşmesi için gerekli olan gerginliği sağlayan destek noktasıdır. Ayrıca çalıcının dudak kontrolü de kamışın uygun şekilde desteklenmesini sağlamaktadır. Burada kamışın inceltilmiş olan kısmının kalınlığı ve boyu oldukça önemlidir. Serbest kalıp titreşen bölüm kısaldıkça klarinetten sivri ve tiz bir ses rengi, titreşen bölüm uzadıkça daha kalın ve yuvarlak bir ses rengi elde edilmektedir. Ayrıca fazla kazınmamış olan kamışların titreşme oranının, ince olan kamışlara göre oldukça düşük olduğu bilinmektedir.

Bütün klarinetlerin yazılı ses genişliği aynıdır.

Bu ses genişliğin si bemol klarinetteki karşılığı şu şekildedir :

La klarinette ise şu şekilde duyulur :

Bas klarinetler dışındaki tüm klarinetlerde yazılabilen en kalın nota mi notasıdır :

Bu mi notası çalındığında çalgıdan çıkacak ses, klarinetin hangi tür olduğuna bağlıdır <(si bemol, la, re, mi bemol, …). Klarinet gibi aktarımlı (transpozeli) çalgılar söz konusu olduğunda çok sık kullanılan iki terimle karşılaşılır : yazılan ses – duyulan ses. Yazılan ses, mizsyenin nota sayfası üzerinde gördüğü sestir. Bu notanın gerektirdiği parmak pozisyonunu uygulayıp çaldığında çıkan sese ise duyulan ses denir. Yazılan ses ile duyulan ses arasındaki bu farklılık, doğal olarak yazılan tonalite ile duyulan tonalite arasında da karşımıza çıkar. Örneğin si bemol klarinette yazılan ve duyulan ses şu şekildedir :

La klarinette ise yazılan ve duyulan tonalite şu şekildedir :

Klarinet notaları sol anahtarı üzerine yazılır. Ses genişliği neredeyse 4 oktav kadardır. Bu genişlik içinde tüm diatonik ve kromatik sesler elde edilebilir. Dördüncü ek çizgideki sol notasından daha ince notaların çalınması biraz zor olduğundan bu sesler pek kullanılmaz. Kullanılması isteniyorsa da küçük klarinet kullanılır.

En kalın mi notasından bir sonraki oktav içerisindeki si bemol notasına kromatik olarak, aşağıdan yukarıya doğru ses deliklerinin sırayla açılması yoluyla elde edilir. Bu si bemolün incesindeki seslerin elde edilişi, flüt ve obuadakinden biraz farklıdır. Flüt ve obuada en kalındaki esas seslerden sonra gelen sesler, bu esas seslerin ikinci doğuşkanları (bir oktav incesi) olarak, daha incelerde ise esas seslerin genellikle dördüncü doğuşkanları (iki oktav incesi) olarak elde edilirler. Klarinette ise, gövdesi silindir şeklinde olduğundan, doğuşkanlar tek sayılıdır (3, 5, 7, 9). Üçüncü çizgi Si sesi, klarinetin yazılı en kalın sesi olan Mi sesinin dudak ve nefes ayarı, ayrıca bir yardımcı perde ile yardımıyla çıkarılabilen üçüncü doğuşkanıdır, yani 1 oktav ve 5’li. Bu Si sesinden üçüncü ek çizgi Fa’ya kadar olan sesler kromatik olarak bu yolla elde edilir. Fa’nın daha incesindeki sesler çeşitli yollardan, her klarinetçiye ve klarinetin yapısına göre değişen yollarla elde edilir.

Tüm klarinetlerde parmak pozisyonları aynıdır. Bir klarinetçi, klarinet ailesinin tüm klarinetlerini çalabilir. Bunun için yapması gereken, partisinde yazılı notayı, do klarinette çalıyormuş gibi hiçbir değişikliğe (aktarıma) uğratmadan çalmasıdır. Gerçekte hangi klarinet ile çalıyorsa o klarinet kendi aktarımını (transpozisyonunu) kendisi yapar. Her klarinet boyuna, çapına, gövde biçimine göre klarinet partisinde görünen notaları belirli bir aralık oranında inceden ya kalınından duyurur. Bu halde dikkat edilmesi gereken, klarinetçinin çalacağı klarineti kesin olarak saptadıktan sonra, onun önüne doğru yazılmış bir aktarımlı partiyi koymaktır. Zira yazılan notalarla duyulan sesler arasındaki ilişki klarinetten klarinete farklılık gösterir.

Tınlama bölgeleri

Klarinetin ses alanları :

Klarinetin dört farklı tınlama bölgesi vardır :

a.   Kalın ses bölgesi : en kalın ses olan Mi’den bir oktav  incesi Fa diyez  notasına kadar olan bölgedir. Zengin, madeni, gizemli, karanlık, dramatik sözcükleriyle tanımlanabilir. Bu ses bölgesine şalümo bölgesi de denir.

b.   Kötü sesler – Gırtlak sesleri : Sol notasından üç yarım perde sonraki Si bemol notasına kadar olan bölgedir. Klarinetin en kötü sesleridir. Zayıf, soluk ve elde edilmesi biraz zordur.

c.   Orta ses bölgesi : Si notasından ikinci ek çizgi Do notasına kadar olan ve klarinetin en güzel sesleridir. Bu bölgeye clarino (klarino) ses bölgesi denir. En güzel ve en etkili klarinet soloları bu ses bölgesinde yazılmıştır. Bu sesler, duru, parlak, ılık ve etkileyicidir. (Clarino da klarinetin isminin kökeni olan bir diğer atasıdır).

d.   İnce ses bölgesi : İkinci ek çizgi Do notasından sonraki, daha ince seslerdir. Gür çalındığında sert ve rahatsız edici, kısık sesle çalındığında ılık ve yumuşak, flüt ses rengine yakın tınıdaki seslerdir.

Ağaç üflemeli çalgılar arasında kendi ses alanları içinde en türdeş (homojen), en benzer nitelikler taşıyan çalgı klarinettir. Hangi ses alanı kullanılıyor olursa olsun, klarinetin bütün ses genişliğine damgasını vuran bir ses rengi vardır ki, tanımakta hemen hiçbir zaman zorluk çekilmez.

Günümüzde senfoni orkestralarında hem si bemol hem la klarinetler kullanılmaktadır (si bemol biraz daha fazla oranda). Bu ikisinden birini ya da ötekini seçerken göz önünde bulundurulan daha çok hangi tonalitenin kullanılacağıdır. Bemollü tonlarda si bemol klarinet, diyezli tonlarla da la klarinet kullanmak daha uygundur.

Klarinet mekanizması

Klarinet gerek gövde yapısı, gerekse sahip olduğu her bir parçasındaki yapının farklılığı ile diğer tahta üflemeli çalgılardan ayrılır. Şalümodan ilham alan Denner, klarinetin mekanizmasına yönelik birçok çalışma yapmıştır. Denner sonrası çalgı yapımcıları mekanizmanın yanı sıra klarinetin üflenme şeklinden ağızlık modellerine kadar birçok konuda denemelerde bulunmuşlardır. Bu denemelerin bazıları olumsuz olurken, bazıları da bugün kullanılan gereç ve parçaların ilk örneklerini oluşturmuştur. Temel olarak birbirinden ayrılabilen beş parçadan oluşan klarinet ve bu parçaların üzerinde bulunan yardımcı gereçler, zaman içinde oldukça farklı malzemeler kullanılarak denenmiş, son olarak günümüzde kullanılanların “en kullanışlı malzemeler” ve “en doğru öodeller” olduğuna karar verilmiştir.

Mekanizmanın temel parçaları

Modern klarinet, yukarıdan aşağı doğru sayıldığında ağızlık, baril, üst gövde, alt gövde ve kalak olmak üzere beş ayrı parçadan oluşmaktadır. Bu parçaların üzerinde farklı bölgelerde bulunan ve farklı görevlere sahip yardımcı materyaller ise; kamış, ligatür, güderi, mantar, yay ve mekanizmayı oluituran anahtar sistemleridir. Klarinetin beş ya da altı temel parçadan oluşması yıllara bağlı olarak değişmektedir. Denner dönemi klarinetlerinin ağızlık ve barilleri veya alt gövde ve kalak kısımları bağlangıçta tek parça halinde yapıldıklarından dolayı, dört ana parçalı olarak kabul edilebilmektedir. Parça sayısı değişmekle beraber klarinet genel olarak şu temel parçalardan oluşmaktadır:

Ağızlık (Fr. bec, İng. mouthpiece), baril (İng. barrel.), üst gövde (İng. Upper joint), alt gövde (İng. lower joint) ve kalak (İng. bell)

 

 

Ağızlık (Fr. bec, İng. mouthpiece)

Tek kamışlı bir çalgı olan klarinetin en önemli parçası ağızlıktır. Kamış, ağızlığın üzerinde havanın geçeceği kertiğe ve onun altındaki düzlük kısma yerleşir. Üfleme esnasında kamış ucu açılır ve çalıcının dudaklarını doğrudan kontrol etmesiyle vibrasyon hareketi desteklenmeye ve ses üretmeye başlar.

Başta Iwan Müller ve O. Oehler olmak üzere birçok çalgı yapımcısı 1800’lere kadar çok az değişikliğe uğramış olan şalümo ağızlıklarını, aynı yüzyıl sonunda değiştirme çabalarına girmişlerdir. Eski klarinet ağızlıklarının bilinen ilk modellerinde kamışın oturtulması için tasarlanan “kertik düzlüğü” (İng. table, Alm. auflage.) kısmının gereğinden kısa, kertik ise gereğinden fazla uzun olduğu bilinmektedir. Bu durumun kamışa titreşmesi için iyi bir dayanak noktası sağlamadığı ve titreşim için dudakların uygulayacağı basınç oranının kontrolünü zorlaştırdığı düşünülmüştür. Zira klarinette ses oluşumu öncelikli olarak kamışta ve ağızlıkta başlamaktadır. Eski klarinet ağızlıkları ilk olarak, bir dönem klarinet yapımında da tercih edilen şimşir ağacından denenmiştir. Bu ağaç, nemli veya kuru ortamlarda çatladığı için çalgı yapımcıları daha dayanıklı malzemelere yönelerek cam, porselen, fildişi ve metal gibi malzemeleri tercih etmişlerdir.

1937’den sonra birçok Alman çalgı yapımcısı, ağızlığın kendisini ve hatta çalgının tamamını o dönemde Almanya’da yeni bulunan “Plexiglas” isimli bir maddeden üretmeyi tercih etmişlerdir. Ancak 1870’li yıllarda ortaya çıkan kauçuk ağızlıklar birçok çalıcı tarafından beğenilmiş ve daha kullanışlı olduğuna karar verilmiştir.

Ağızlık yapımında denenmiş olan ve halen kullanılan materyallerden en önemlileri kauçuk, kristal, plexiglas ve tahtadır. Bu materyallerden doğal kauçuk, günümüzde ebonit ağızlık yapımının hammaddesi durumundadır. Sülfür ile karıştırılan doğal kauçuk, büyük taş ocaklarında eritilerek ağızlık yapımında kullanılmaktadır. Kristal ağızlık olarak anılan ağızlıklarda ise borunun iç oyuntusu kristal-cam karışımlıdır ve ağızlık tamamen şeffaf görünümlüdür, uygun kamış seçildiğinde oldukça iyi sonuçlar vermesine rağmen, çok fazla nefes gerektirdiği düşünülmektedir. Plexiglas, Alman ürünü olup, 1930’lardan sonra tercih edilmeye başlanmış bir malzemedir. Tahta ise, nem ve ısıya karşı oldukça dayanıksız olduğundan şekli deforme olabilmekte ve kalıcılığını koruyamamaktadır.

Ağızlık ile kamışın birbirine uyumu için gerekli olan eğimi yakalamak oldukça güç olmuştur. Eşit ve standart boyda kamış üretmek her zaman mümkün olmadığından, bu soruna çözüm olarak F.Triebert adlı bir çalgı yapımcısı, çalıcının farklı kalınlıkta kamışları kullanabileceği bir ağızlık icad etmiş ve 1847’de patentlenmiştir. Bu ağızlık modeli başka çalgı yapımcıları tarafından uygulanmışsa da kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. 1891’de Paris’li “Thiboville & Cie.” firması tarafından yapılan “Megalophone” adlı ağızlığın iç kısmında bir yivli spiral yapı sistemi denenmiştir. Bu sistemdeki amaç, tonun daha dolgun ve rahatlıkla dışarı çıkması olmuş, fakat bu buluş herhangi bir sonuca ulaşamamıştır. Bunlardan daha sonra kabul gören en önemli yapılardan birisi Oskar Oehler’in ağızlıkta yaptığı büyük reformdur. Bu yeni kavisli buluşta kamış, gerilim gücü ve titreşim gücü özelliğine göre ayarlanıp bağlanabilmektedir. Bu kavisli kertik (Alm. bahn) günümüzde başta Almanya olmak üzere bütün klarinetçiler tarafından halen kullanılmaktadır.

Günümüz klarinet ağzlıklarının son hali, üzerinde klarinet akustiği açısından hayati önem taşıyan kısımlar barındırmaktadır. Bu bölümler aşağıda bir çizimle belirtilmiş ve Türkçe’de tam karşılığı bulunmayan bazı kelimeler tanımlanmaya çalışılmıştır.

Tip rail : Kertik uçu genişliği

Tip opening : Kertik uçu açıklığı

Window : Kertik

Chamber : Hava odacığı

Table : Kertik düzlüğü

Baffle : Hava odacığı duvarı

Side rail: Kertik kenarı

Bank : Hava odacığı duvar ucu

Ağızlığın genel formu, kertiğin bitiş noktası, kertiğin alt kısmındaki düzlüğün sahip olduğu eğim ve ağızlığın yapıldığı materyal, klarinette ses yükseklişini, ses rengini ve entonasyonu doğrudan etkilemektedir. Bu sebeplerden dolayı çalgı yapımcıları tarih boyunca neme ve ısı değişikliğine dayanıklı ağızlık üretmenin yanı sıra farklı ölçülere sahip ağızlıklar yapmayı denemişlerdir. En eski ağızlıklar, klarinetin diğer parçaları gibi şimşirden yapılmaya başlanmış, daha sonra abanoz veya Hindistan cevizi ağacı denenmiştir. İngiltere ve Fransa’da ise en gözde materyal ebonit olmuştur. Bu farklı materyal, model ve birçok yapımcının değişik çalışmalarına örnek parçaların değişik açılardan çekilmiş resimleri Edinburgh Üniversitesi koleksiyonundan alınmış ve ağızlıklara ait bilgiler sunulmuştur.

Bu ağızlıklar soldan sağa incelendiğinde;

1.   Ondokuzuncu yüzyıldan kalma bu ağızlık Thomas Geln’in atölyesinde yapılmıştır. İç oyuntusu tam olarak açık değildir. Kısa yapılı bir kertik düzlüğü ve mantar oturtulmak üzere hazırlanmış bir zıvana oyuğu bulunmaktadır (1804-1873, Edinburg).

2.   Aynı atölyeden çıkma bu ağızlık ise bir sonraki çalışma adımını göstermektedir. Bu tipik bir İngiliz yapımı ağızlıktır. Bu ağızlığın iç oyuntusu daha geniştir ve bağlantı kısmı için barili ile beraber takım olarak üretilmiştir. Bağlantı zıvanasındaki fildişi kaplama, ağızlığın ince tahta yapısını kuvvetlendirmek amaçlıdır.

3.   William Milhouse (1761- 835) yapımı bu ağızlık 1800’lerde Londra’da üretilmiştir. Güçlü yapısı ve kısa kertik düzlüğü ile diğer ağızlıklardan farkedilir şekilde ayrılmaktadır.

4.   Milhouse’nin ağızlığı gibi bu ağızlık da uzun bir kertik zıvanasına sahiptir. Bu method ile baril-ağızlık yapısı sağlamlaitırılmaya çalışılmıştır. Bu yapısıyla değişik bir İngiliz ağızlığı örneğidir (Cramer & Key, London).

5.   İç oyuntusu oldukça geniş olan bu ağızlık abanoz olanlara örnek oluşturmaktadır ve 1840’larda, daha önce Thomas Key & Cramer ile çalışş olan Richard Bilton’un atölyesinde üretilmiştir.

6.   Klarinet ve ağızlık yapımında kullanılmış hindistan cevizi ağacı örneği. Bu dönemde ağızlıklar ligatürle kullanılmaya bağlandığı için iple bağlama yönteminde gerekli olan iplerin oturtulacağı oyuklar bulunmamaktadır. İç oyuntusu oldukça açık ve kamışı sabitlemek için oldukça uzun bir kertik düzlüğüne sahip bir model (Eugene Albert İngiltere, Brussels, 1865).

7.   Alman yapımı olan bu ağızlıkta  oyuntu dar ve geleneksel Alman kamış bağlama yöntemi için iplerin oturacağı yivler bulunmaktadır (Clemens Meinl, Wernitzgrün, 1935).

8.   Bu ağızlık modeli oldukça yaygındır ve 1920’lerde askeri bandolardaki metal klarnetler için kullanıldığı bilinmektedir. Uzun yapılı kertik düzlüğü vardır ve Fransız yapımı kamışlarla kullanılırlar (Hawkes & Son).

Müller, klarinet çalımı sırasında kamışın üst dudak basıncı ile kullanılmasının bazı dezavantajlar getirdiğini yazılarında belirtmiştir. Onun bu düşüncesini Baermann ve Beer, kendi büyük okullarında ve onlardan önce de J. Fröhlich’in “Systemischen Unterricht” adlı dersinde desteklemişlerdir. Bu sistem bu denli eleştiri almasına karşın İtalya ve İspanya’da uzun bir süre ayakta kalmış, bir alışkanlık olarak kullanılmaya devam etmiş, hatta halk müziği evlerinde çalan klarinetistler gibi büyük orkestralardaki birinci rahle klarinet sanatçıları da bu alışkanlığı sürdürmüşlerdir.

A.J. Macgillivray’e göre klarinet tarihinde geçerli olmuş iki farklı üfleme tekniği bulunmaktadır. Bunlardan klasik Fransız tekniğinde kamış, dişlerin üzerinden içeri doğru kıvrılmış iki dudak arasında, alt dudağa oturtulmaktadır. Bu hareket ile kamış alt ve üst dudak basıncı ile oldukça basit şekilde sağlanabilmektedir. İngiltere ve Amerika’da ise önemli çalıcıların askeri çalış tekniği olan, üst dişleri doğrudan ağızlığa koyma yöntemini uzun yıllar tercih ettikleri bilinmektedir. Bu tekniğin günümüzde halen Napoli’li çalıcılar arasında tercih edildiği bilinmektedir.

Baril (İng. barrel)

Baril, üst gövdeyi ağızlıkla bağlayan kısa ve sade bir boru parçasıdır. Eski klarinetlerin genelinde ağızlıkla baril kısmı beraber üretilirken, 1800’lerden sonra çalgı yapımcılar daha dayanıklı malzeme arayışları için yapılan çalışmalar sırasında baril ile ağızlık kısmının birbirinden ayrılmasının daha kullanışlı olacağı düşüncesini öne sürmüşlerdir. Böylelikle nem ve ısı farkından dolayı çatlama riski olan baril, ağızlığa yakın olan kısımları koruması ve çatladığında yenisiyle değiştirilmesinin oldukça kolay ve masrafsız olması amaçlanmıştır. Barilin ayrı olmasının bir diğer avantajı ise, müzisyenlerin çalgıyı kolayca akord etmesini sağlayabilmesidir. Bu amaçla yapımcılar klarinetlerine uygun olan farklı boylarda baril üreterek entonasyon için kolaylıklar yaratmışlardır. Bazı eski klarinetlerin orta kısmının “pieces de rechange” olarak adlandırılan birden fazla akortlanabilir parçadan oluştuğu bilinmektedir. Bu parçalar mantar veya iplerle kaplanmış bağlantı noktalarıyla birbirlerine eklenmekte ve aşağı ya da yukarı hareket ettirilerek akort yapılabilmekteydi. Böylelikle barilin akort görevinin bu parçalara verilmesi amaçlanmaktaydı.

Çalgı yapımcıları barili sağlam malzemelerden üreterek sahip olduğu avantajlarını artırmaya çalışşlardır. Bu malzemeler fildişi, pirinç, metal ve çeşitli tahtalardır.

Soldan sağa sırayla farklı çalgı yapımcıları tarafından denenmiş değişik malzemeli barillere örnek olarak alınan resimlerde Edinburgh Üniversitesi koleksiyonundan yararlanılmıştır.

1.   Uzun fildişiyle kaplanmış bir zıvana oyuntusuna sahip tipik bir İngiliz Barili örneği (Cramer & Key, 1800).

2.   Bu baril, bağlantı oyuğu ve akort mesafesi oldukça uzun olan bir modeldir. Barilin içinden akort ayarında hava kaçmasını önlemek için pirinç bir boru geçmektedir. (D’’Almaine-London).

3.   Daha sonra ortaya çıkmış olan bu modelde barile verilen girinti ve çıkıntılarla farklı bir tını hedeflenmiştir (D’Almaine, 1845 ).

4.   Zarif, fildişinden yapılma, uzun bağlantı zıvanalı bir baril modeli. (Gerock, London, 1826).

5.   Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında daha düz yapılı ve daha ince uzun hatlara kavuşan barillere örnek olarak gösterilebilir (Selboe, Copenhagen, 1850).

6.   A tonaliteli klarinet barilleri aynı dönemlerde daha da uzun yapılı tasarlanmıştır.

7.   Albert Brussels tarafından yapılan “basit sistemli klarinetlerin” İngilizlere özgü yapıda barillerine örnek.

8.   Askeri bandolarda metal çalgıların kullanılmasıyla beraber metal bariller de kullanılmaya başlanmıştır(Boosey & Hawkes, London, 1930).

9.   Uzun ve yuvarlak yapılı bir Buffet-Crampone barili. Barilin içinden geçen pirinç boru sayesinde ayrılabilir yapıdaki barille akord yapmak kolaylaşmaktaydı. Bu modellerin 20. yüzyılda oldukça yaygın olduğu bilinmektedir (Paris, 1923).

10.              Bu baril bir baset horn barilidir. Baset horn bilinen klarinetlerden daha uzun olduğundan çalgı vücuda paralel çalınır. Bu nedenle barilin yapısı ses deliklerine doğru eğimlidir.

Alt ve Üst Gövde

Klarinette gövde, ağızlıktan sonra gelen önemli bir bölümdür. Klarinette ses oluşumu ağızlık ve kamışın titreşimi ile başlar ve silindirik yapıdaki gövdenin boyu ile sınırlı olan hava kolonu, titreşimi devam ettirerek sesi gövde bitimindeki kalak çıkışına taşır. Bu durum klarinetin akustik yapısıyla doğrudan ilgilidir.

Tahta olan klarinetlerin gövdesi Afrika karaağacından veya abanozdan (Lat., D’alberia Meloxilon) yapılır. Bu ağaç, Tanzanya ve Kenya’nın özellikle Ekvatora yakın bölgelerinde yetişmektedir. Bu ağaç ısı değişimlerinde çok küçük çaplı gerilme ve esneme yapabilmektedir. Oldukça ağır olan bu ağaç işlenmeden önce suda bekletilerek işlenmeye hazır hale getirilir.

Klarinet gövdesinin pürüzsüz içyapısı ve register ses deliğine yerleştirilmiş borucuk örneği

Normal boyutlarda bir B klarinetin boru çapı 15 milimetre civarında üretilmektedir. İdeal yapılı bir borunun iç yüzeyinde herhangi bir girinti-çıkıntı olmaması ve iç yüzeyin kaygan olması, titreşen hava kolonunun engele takılmadan akması açısından önemlidir. İç yüzeyden açılmış olan ses delikleri bu hava kolonunu bir anlamda sekteye uğratmakta ve bir çeşit küçük çaplı girdap oluşturmaktadır. Akord yapmak için baril kısmı açıldığında ise gövde boyu, baril ile üst gövde arasında küçük bir açıklık bırakarak beraber uzamakta ve uzayan boru boyu nedeniyle klarinetin entonasyonu ilk halinden daha “pes” ses vermektedir. Borunun iç yüzeyinin kaygan olması ise başka bir problemi yaratmaktadır. Otuz dereceye yakın ısıya ve fazlasıyla neme sahip olan nefesle, henüz ısınmamış durumda olan boruya üflendiğinde deliklerde kolayca su biriktiği görülmektedir. Bu yapı içerisinde üst gövde alt gövdeye oranla daha fazla